A+ A-

‘Her İranlı biraz şairdir’

Yaklaşık 30 yıldır dünyanın değişik ülkelerini gezen ve seyahat kitapları yazan seyyah Fazlı Bulut ile son kitabı, “İRAN Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi”ni ve “Hep uzaktan bakıp göremediğimiz” kadim komşumuz İran’ı, bir diğer ismiyle Şiiristan’ı konuştuk. İran’ın gösterildiği gibi bir ülke olmadığı söyleyen Bulut, “En az İstanbul’daki gibi Tahran’da çok ciddi bir metro ağı var.
Yayınlanma tarihi: 22 Aralık 2018 Cumartesi, 12:54

[Haber görseli]

Seyyah Fazlı Bulut, dünyadaki en eski uygarlıklardan birine ev sahipliği yapan ve hep uzaktan baktığımız “öteki İran”ı anlatığı, “İRAN Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi” kitabını ve İran’ı gazetemize anlattı. Uzun yıllar boyunca, İran’a gerçekleştirdiği seyahatlerin ardından yazdığı kitabında, kadim medeniyetlerin efsunlu coğrafyasındaki ülkenin önemli 11 merkezinde kültür, sosyoloji ve tarihin izini sürüyor. Aynı coğrafyayı paylaştığımız ülkelere ve kültürlere sırtımızı dönen bir ülke olduğumuzu belirten ve dünyaya doğudan baktığını söyleyen seyyah Bulut,“Bunun en çarpıcı örneği de İran. Ülkemizde İran, büyük ölçüde batılı haber kaynakları vasıtasıyla ve batılı kavramlarla tanınıyor. Ziyadesiyle taraflı ve doğru olmayan bu bakış açısı nedeniyle İran Türkiye’de çok yanlış tanınıyor. Bu konuda İranlılara da büyük iş düşüyor. Ülkelerini tanıtarak daha fazla ziyaretçi çekebilirler” ifadelerinde bulunuyor. Her İran’lının biraz da şair olduğunu söyleyen Bulut,“İranlılar, derya derinliğinde insanlar” ifadelerinde bulunuyor.

“Her yer, her şey ve herkes pek bir aşina geldi”
İran’da, bir ‘harici’ (yabancı) olmasına rağmen kendini hiç “o, öteki, onlardan” hissetmediğini ifade den Bulut, “Orada bulunduğum sürece hep; vaktiyle bir süre bulunduğum ancak uzun bir zamandır uzak kaldığım bir coğrafyaya tekrar dönmüşüm gibi bir hisse kapıldım. Her yer, her şey ve herkes pek bir aşina geldi. Bu nedenle her İran seyahatimden, ruhum ziyadesiyle dinlenmiş döndüm” diyor.

Bulut kitabında İran gezisi, Türkiye-İran sınırından itibaren, yetiştirdiği şairler için mezarlık yapan tek şehir Tebriz’den başlıyor, Kaşan’daki İran bahçelerinden, Tahran’daki saraylara, UNESCO’nun dünya kültür miraslarından olan ve dünyanın ikinci en büyük şehir meydanı olan Nakş-ı Cihan yani “Dünyanın Yarısı” olarak adlandıran kültür kenti İsfahan, Zerdüştlüğün merkezi Yezd, geçmişte dünya nüfusunun %45’ine sahip Ahameniş İmparatorluğunun tören başkenti Persepolis, bir zamanlar dünyanın en iyi şaraplarının yapıldığı üzümlerin yetiştirildiği, efsanevi şairleri ve göz alıcı mimarisi ile aşkın şehri Şiraz ve sokaklarında Firdevsi’nin sözlerinin fısıldandığı kutsal kent Meşhed’i ele alıyor.

İnsanın ruhunu dinlendiren bahçelerden geçerken, kitapta yaşam öyküleri ve şiirleri de ele alınan Hafız, Sadi, Şehriyar, Furuğ gibi önemli şairlerin seslendiğini hissettiğimizde seyyah Bulut’un, İran’a neden şiirin ve güllerin ülkesi dediğini daha iyi anlıyoruz. İran Seyahatnamesi niteliğindeki kitapla, bilenlerin tekrardan aşık olacağı, bilmeyenlerin ise,“Hiç böyle bilmiyordum” diyeceği İran için, kendinizi biranda bu gizemli toprakları keşfe ederken görebilirsiniz. Kitap, gezerken farklı bir ışık tutacak olan bir fener haline da gelebilir.

Sizin için, Hindistan Seyahatnamesi ile Suriye ve Ürdün Seyahatnamesi kitaplarınız arasında “İRAN Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi”’nin yeri nedir?
Yaklaşık 30 yıldır dünyanın değişik ülkelerine seyahat ediyorum. Bazı ülkelere birden daha fazla gittim. Gezecek çok sayıda ülke, ancak, seyahate ayıracak zamanım ve kaynağım sınırlı olduğu için gideceğim ülkeleri titizlikle seçmeye çalışıyorum.

Ben farklı ve değişik yerleri, insanları ve kültürleri görmek, tanımak ve anlamak için seyahat ediyorum. Seyahat esnasında bulunduğum ülkeyle ilgili duygu, düşünce ve izlenimlerimi düzenli olarak not ediyorum. Daha sonra da bu notlarımı ilave okuma ve araştırmalarla geliştirip kitaba dönüştürüyorum. Böylece her ülkenin veya her seyahatin kendine özgü bir hikâyesi oluşuyor.

İran Gül Bülbül ve Şiir Ülkesi kitabımın diğer kitaplarımdan farkı, gerek seyyah gerekse seyahat yazarı olarak daha fazla tecrübe kazandığım bir döneme denk gelmesi oldu. Bu tecrübe hem dile ve anlatıma hem de konuya ve kapsama yansıdı.

İlgi ve satışı konusunda, kitaplarınız arasında, İRAN Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi’nin konumu nedir?
Kitap ilk olarak Ağustos 2017’de yayımlandı. İlk yayımlandığı andan itibaren kitaba büyük bir ilgi oluştu. Bu nedenle yaklaşık iki ay içinde kitabın ikinci baskısı yapıldı. Sanırım bir seyahat kitabı için çok alışılmış bir durum değil bu.

“İsfahan’da üç genç kızı, kitabımla seyahat ederken gördüm”

Okuyuculardan nasıl tepkiler aldınız?
Kitap yayınlandıktan sonra değişik vesilelerle pek çok okuyucuyla bir araya gelme imkânım oldu. Hepsinden de çok olumlu tepkiler aldım. Bazı okuyucular kitabı okuduktan sonra İran’a gitmeye karar verdiklerini söyledi. Benim için en güzel sürpriz ise İsfahan’da üç genç kızımızı kitabımla seyahat ederken görmek oldu.

İran’ın bir diğer ismi ‘Şiiristan’

“Gül, Bülbül ve Şiir Ülkesi” isminin ayrıntılarını ve nedenini öğrenebilir miyiz?
Öteden beri İran edebiyatı hep ilgimi çekmiştir. İran şiirinin zenginliği ise hepimizin malumu. Aslında İran’ın bir diğer ismi de “Şiiristan.” İran şiirinde gül ve bülbül metaforları çok kullanılır. Öte yandan İran’da geleneksel olarak bir bahçe kültürü vardır. Bu bahçelerde değişik renkte çok çeşitli güller olur. Sanırım bütün bunlardan etkilenerek ben de “Gül Bülbül ve Şiir Ülkesi” ismini seçtim.

“Biz İran’ı böyle bilmiyorduk”

Neden “öteki İran”, “hep uzaktan bakıp göremediğimiz” bir yer?
Ne yazık ki bizim ülkemizde İran, büyük ölçüde batılı haber kaynakları vasıtasıyla ve batılı kavramlarla tanınıyor. Ziyadesiyle taraflı ve doğru olmayan bu bakış açısı nedeniyle İran Türkiye’de çok yanlış tanınıyor. Kendileriyle konuşma imkânı bulduğum okuyucuların büyük bir kısmının ilk ve ortak tepkisi; “Biz İran’ı böyle bilmiyorduk.” şeklinde oldu. Eğer bu kitap, kendi okuyucu çevresi içinde bile olsa, İran’ın ve İranlıların doğru bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olmuşsa, bundan büyük bir mutluluk duyarım.

“Her şey bana ziyadesiyle aşina ve tanıdık geldi”

Kitapta “Kendimi hiç ‘o, öteki, onlardan’ hissetmedim” demiştiniz, İran’a giden biri olarak aynısını hissettiğimi söyleyebilirim. Sizce bunun nedeni nedir?
Ben Dersim’de doğdum. Çocukluğum ve ilk gençliğim babamın görevi dolayısıyla Dersim’de ve Bingöl’de geçti. Bu nedenle coğrafi olduğu kadar kültürel olarak da kendimi hem Türkiye’nin hem de dünyanın doğusuna ait hissediyorum. Bir başka deyişle dünyaya doğudan bakıyorum. Yukarıda “farklı ve değişik” şeyleri görüp anlamak için seyahat ettiğimi söyledim. İran’da ise neredeyse her şey bana ziyadesiyle aşina ve tanıdık geldi. Hatta sokakta konuşulan Farsçanın bile çok az bir kısmını bile anlayabiliyordum. Seyahat ederken pek çok İranlıyla dünya ahvali hakkında sohbet etme imkânım oldu. O kadar çok ortak duygu ve düşünceye sahibiz ki… Bazen aramızdaki tek farkın sadece dil olduğunu bile düşündüm.

“Derya derinliğinde insanlar”
Bir seyahatten sonra normalde insanın üstüne yorgunluk çöker ama kitabınızda belirttiğiniz gibi bende de seyahatten sonra özelikle ruhumun dinlenmiş bir şekilde döndüm. Bunda asıl etken nedir?
Sanırım bunun en önemli nedeni İranlılar. Bir ülkeyi yaşanabilir kılan en önemli unsur o ülkenin insanları ve bu insanların birbirleriyle ilişkileridir. İranlılar derya derinliğinde insanlar. Kanaatimce İranlıların en önemli üç özelliği, “zarafet, nezaket ve sükûnet”tir. İranlılar birbirlerine karşı çok nazik davranıyorlar. “Haricilere” (yabancılara) ise daha da nazik davranıyorlar. Günlük konuşmada İranlıların ses tonları çok düşüktür. Kimse bağırarak konuşmaz. Tahran’ın dillere destan sıkışık trafiğine rağmen korna çalan sürücü neredeyse yoktur. İranlılar “çok misafirperver insanlar. Çeşitli vesilelerle tanıştığım İranlılar beni evlerinde akşam yemeğinde ağırladılar, birlikte piknik yaptık. İran’da “harici” (yabancı) olmak bir ayrıcalık.

“Her İranlı biraz da şairdir. Şiir yazmayan İranlı yok”

İran sokaklarında gezerken lisede okuduğumuz Firdevsi, Hafız ve Sadi’nin mısralarını duvarlarda yazılı olduğunu gördüm. Halkın bu yaklaşımı neyi ifade ediyor?
İran’ın çok zengin bir şiir geleneği var. Bu gelenek bugün de aynı canlılığıyla devam ediyor. Yukarıda da bahsettim, İran’ın bir diğer ismi de “Şiiristan” Tarih boyunca İran’da hüküm süren hükümdarların büyük bir kısmı, şairleri korumuş ve onlara destek olmuş. Hatta bu hükümdarların bir kısmı, çeşitli mahlaslarla çok güzel şiirler de yazmışlar. Örneğin Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah “Hakiki,” Safevi İmparatorluğu’nun kurucusu Şah İsmail ise “Hatayi” mahlasıyla şiirler yazmış.

İran’da her evde en az iki kitap olur. Birincisi Kuran-ı Kerim, ikincisi ise Hafız Divanıdır. Eğer üçüncü bir kitap varsa, o da Fridevsî’nin Şahnamesi’dir. İranlılar Nevruz ve Yelda Gecesi gibi özel günlerde bir araya gelip Hafız’dan ve diğer şairlerden şiirler okurlar.

İran şairlerine çok büyük kıymet veren bir ülke. Tebriz’deki “Şairler Mezarlığı” (Makberetü’ş-Şüera) dünyada şairler için yapılmış tek özel mezarlıktır. Bunun dışında, önemli şairleri için geniş ve asude bahçelerde çok güzel ve zarif türbeler yapmışlar. Büyük şair Fridevsi’nin Tus’daki türbesi, Ömer Hayyam ve Ferideddin Attar’ın Nişabur’daki türbeleri, Hafız’ın ve Sadi’nin Şiraz’daki türbeleri örnek olarak gösterilebilir. Bu türbeler haftanın her gününde ve günün her saatinde İranlılar tarafından yoğun bir şekilde ziyaret ediliyor. Şiraz’daki Hafız’ın türbesi her İranlı için en az bir defa ziyaret edilmesi gereken bir yer. Özellikle Cuma akşamları Hafız’ın türbesi ziyaretçi akınına uğruyor. Ziyaretçiler Hafız için dua ediyorlar, onun şiirlerini okuyorlar ve türbesinde fotoğraf çektiriyorlar.

Aslında her İranlı biraz da şairdir. Sanırım şiir yazmayan İranlı yok gibidir. İran İslam Devriminin lideri İmam Humeyni’nin vaktiyle “Hındî” mahlasıyla şiir yazdığını ilk öğrendiğimde şaşırmıştım. Şimdi hiç şaşırmıyorum.

Okuyucuya daha yakın bir örnek olsun diye, İran edebiyatına yeni bir soluk kazandıran ve kitabınızda da bahsettiğiniz Furuğ hakkında neler söylemek istersiniz?
Furuğ Ferruhzad yeni İran şiirini dört kurucusunda biri olarak kabul edilir. Diğerleri Ahmet Şamlu, Mehdi Ehevan Salis ve Nadir Nadirpur’dur. Furuğ bunların en genci ve en genç ölendir. 1935 yılında doğan bu muhteşem ve bir o kadar da aykırı kadın, 32 yıllık kısa ömrünü şiire adamış. Şiir için, biricik oğlu Kamyar’dan bir ömür boyu ayrı kalmak da dahil olmak üzere, her bedeli ödemiş. Ama hep bildiğini söylemiş ve bildiği gibi yaşamış. Her zaman halkının yanında yer almış. Furuğ hüznün, karamsarlığın, kederin ve acının şairi olmuş. Zaten o da “Ben aslında kederi seviyorum ve eziyetten keyif alıyorum” diyerek nereden ilham aldığını söylüyor.

Furuğ sadece şair değil aynı zamanda iyi bir sinemacı ve tiyatrocudur. Cüzamlılar için yaptığı Ev Karadır (Hane Siyahest) belgeselinin mutlaka izlenmesini öneririm.

“Zerdüşti geçmişlerine de büyük bir gururla sahip çıkıyorlar”

Zerdüştlük inancı ve Fars halkının yaşamı arasında nasıl bir bağ var?
Zerdüştilik İranlıların İslamiyet’ten önceki dini. Zedüştilik aynı zamanda ilk tek tanrılı dinlerden biri. İranlılar geçmişlerine sahip çıkan ve geçmişleriyle gurur duyan bir halk. Bu nedenle Zerdüşti geçmişlerine de büyük bir gururla sahip çıkıyorlar. İran’ın en büyük bayramı olan ve halk tarafından büyük bir coşkuyla kutlanan Nevruz Zerdüştilikten kalma. Ayrıca Zerdüştiler için çok kutsal kabul edilen güneş motifi pek çok mimari eserde kullanılmaya devam ediliyor. Her yıl 29 Ekim’de Pasargad’daki Büyük Kiros’un mezarı binlerce İranlı tarafından ziyaret ediliyor.

Kitabınız da “Uzun bir zamandır uzak kaldığım bir coğrafyaya tekrar dönmüşüm gibi bir hisse kapıldım” dediğiniz İran için, aynı duygular ben de özelikle İsfahan, Şiraz ve Yezd üçlemesinde kapıldım. Bu şehirleri daha özel kılan nedir?

Her üç şehir de kendilerine has özellikleri ve güzellikleri olan yerler. İsfahan bir Safevi Şehri. Vaktiyle Büyük Selçukluların başkenti olan İsfahan, zaman içinde ihmal edilmiş. Ancak Safevilerin kudretli hükümdarı Şah Abbas İsfahan’ın yeni baştan yaratmış. Şah Abbas o dönem dünyanın en güzel şehrini yaratmakla yetinmemiş, aynı zamanda dünyanın en zengin şehrini de yaratmış. Bugünkü İsfahan geçmişine ait görkemi ve güzelliği büyük ölçüde muhafaza ediyor. Büyük Selçuklulardan kalan Cuma Mescidi, Nakş-e Cihan Meydanı ve etrafındaki İmam Mescidi, Şeyh Lütfullah Mescidi, Ali Kapı Sarayı, geniş bahçeler içindeki Kırk Sütunlu Saray, Sekiz Cennet Sarayı ve Zayende Nehri üzerindeki köprüler şehrin emperyal geçmişinden günümüze kalan çok değerli ve nadide eserler.

Şiraz öteden beri İran’ın ilim ve irfan merkezi olmuş. Şehri yönetenlerin yüksek feraseti sayesinde, Şiraz bizim coğrafyamızın maruz kaldığı Moğol (Hülagu) ve Timurlu felaketlerine maruz kalmamış. Bu nedenle İran şiirini en büyük üstatları olan Hafız, Sadi, Hacu-yi Kirmani gibi şairlerin Şiraz’da yetişmesi tesadüf değildir. Şiraz kısa ömürlü Zend Hanedanlığının da merkezi olmuş. Kerim Han Zend tarafından yapılan Vekil Mescidi, Kale, Kapalı Çarşı, Selçuklu Sultanı Sencer tarafından yapılan İrem Bahçesi, Kaçarlar döneminde yapılan ve bence dünyanın en güzel mescitlerinden biri olan Nesir-ül Mülk Mescidi (Pembe Mescit) ilk anda sayılabilecek eserler.

“Marco Polo Yezd için ‘güzel ve asil’ bir şehir diyor”
Marco Polo Yezd için “güzel ve asil” bir şehir diyor. Özellikle şehrin Fehadan bölgesi binlerce yıl öncesinden günümüze tevarüs etmiş bir çöl cenneti. İranlılar binlerce yıl öncesinden geliştirdikleri kanat sistemi (uzak dağların yeraltı sularının tüneller vasıtasıyla yerleşim merkezlerine getirilmesi) sayesinde çöle hayat vermişler. Kanat sistemiyle yaratılan Devletabad Bahçesi ve bahçenin içinde köşkü serinleten dünyanın en yüksek “badgiri” (rüzgâr bacası) sadece İran’da görülebilecek abideler.

Yezd aynı zamanda İran Zerdüştilerinin en önemli merkezi. Sayıları az da olsa Yezd’de küçük bir Zerdüşti nüfus yaşıyor. Yezd’de bulunan Ateşkede İran’daki en önemli Zerdüşti tapınağı. MS 470 yılında yakılan ateş bu tapınakta 1548 yıldır hiç sönmeden yanmaya devam ediyor.

Zerdüştiler için toprak, su, hava, ateş ve bitki kutsal elementlerdir. Bu nedenle Zerdüştiler toprağı, suyu ve dolayısıyla bitkiyi kirletmemek için ölülerini gömmezler. Aynı şekilde ateşi ve havayı kirletmemek için ölülerini yakmazlar. Zerdüştiler ölülerini dağ başlarına yaptıkları Sessizlik Kulelerine (Farsçası “dehme”) bırakırlar. Burada ölüler kurtlar, kuşlar ve böcekler tarafından yenir. Yezd’in hemen dışında artık kullanılmayan iki Sessizlik Kulesi yer alıyor.

“Kadınlara doğum izni ve doğum ücreti”

Büyük Darius tarafından kurulan ve Ahameniş İmparatorluğu’na başkentlik yapan, ancak Büyük İskender tarafından yakılan Persepolis’i gezmek ve yazmak size ne hissettirdi?
Ahameniş İmparatorluğu Büyük Kiros tarafından kurulmuş ve kısa sürede dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olmuş. Öyle ki imparatorluğun dört tane başkenti varmış. Persepolis ise Büyük Darius tarafında kurulan törensel başkent. Burada başta Nevruz olmak üzere özel günler kutlanıyormuş. İmparatorluğun bağlı 23 satraplıktan (bir nevi eyalet) gelen üst düzey yöneticiler burada ağırlanıyormuş. Burası bir ihtişam, zenginlik ve gösteriş merkeziymiş. Burada yaratılan mimari günümüze kadar olan İran saray mimarisini çok önemli ölçüde etkilemiş.

Ahemeniş mimarları bu muhteşem şehri yaratırlarken pek çok yere Zerdüşti semboller yerleştirmişler. Şehrin yapımında İranlılar için çok önemli olan denge ve simetriye büyük özen göstermişler.

Öte yandan şehrin kurulması sırasında hiç köle emeği kullanılmamış. Çalışanlara adil ve eşit ücretler ödenmiş. Kadınlara da erkeklerle aynı haklar verilmiş. Hatta doğum yapan kadınlara doğum izni verilmiş ve doğum ücreti ödenmiş.

Bir ihtişam ve zarafet anıtı olan Persepolis’in ne yazık ki bugün sadece kalıntıları var. Ancak buranın geçmişte, dünya nüfusunun %45’ine sahip, İndüs Vadisinden Tuna Nehrine, Siri Derya’dan Libya’ya kadar uzanan bir İmparatorluğun tören başkenti olduğunu bilmek, tarihe tanıklık etmek gibi bir duygu.

“Karaya vurmuş birer balık”

İsfahan’ın ortasından geçen ve Farsça’da “Hayat Veren Nehir” anlamına gelen Zayende Nehri bir süredir akmıyor. Bunu öğrendiğinizde ne hissettiniz?
İlk yaptığım İran seyahatlerimde Zayende Nehri gürül gürül akıyordu. İsfahanlılar nehrin kenarında serinliyor ve piknik yapıyorlardı. Ben de sık sık Çubi Köprüsünün altında yer alan Çayhaneye gidip bir yandan serinliyor bir yandan da çay içiyordum. Ancak daha sonraları nehrin kuruduğunu görmek çok hüzünlü oldu. Nehrin üzerindeki eski köprüler bile güzelliklerini kaybettiler. Çünkü köprüler nehirle birlikte anlam ifade ediyorlardı. Şimdi susuz nehir yatağı üzerinde yer alan bu güzel köprüler, karaya vurmuş birer balık gibi duruyorlar.

En çok hangi şehir ilginizi çekti ve hangi bölüm sizin için özel bir değere sahip? İran’da yaşasaydınız hangi kenti seçerdiniz?
İran’ın her yeri çok özel ve güzel. Her yeri büyük bir ilgiyle ve severek gezdim. Ancak en çok etkilendiğim şehir Yezd oldu. Yezd’deki Ateşkede (Zerdüştü Tapınağı), burada 1548 yıldır yanan ateş, Yezdin hemen dışındaki Sessizlik Kuleleri, Yezd’e yaklaşık 70 km uzaklıktaki Zerdüştiler için çok kutsal bir yer olan Çek Çek Mağarası (Pire Sebz) beni çok etkiledi.

Şiraz çok romantik ve güzel bir şehir. İnsanları da çok sıcakkanlı. Bu nedenle İran’da yaşasaydım Şiraz’ı tercih ederdim. Ancak Şiraz’ın yazları çok sıcak. Bu nedenle yaz mevsiminde serin ve güzel bir şehir olan Erdebil’e giderdim.

“Anaerkil bir ülke”

İran'da en çok ilginizi çeken, şaşırdığınız şey neydi?
İran’da pek çok şey ilgimi çekti ve çok az şeye şaşırdım. Belki de ön yargımdan dolayı olsa gerek, ilk gittiğimde, kadınların hayatın her alanında çok aktif bir şekilde yer aldıklarını gördüğümde şaşırmıştım. Daha sonraki seyahatlerimde İran’ın neredeyse anaerkil bir ülke olduğunu, kadınların aile ve toplum içinde çok önemli ve ağırlıklı bir yere sahip olduklarını gördüm. Ancak şunu da belirtmek isterim. İran bir Ortadoğu ülkesi ve bu coğrafyada da kadınların durumu malum. Bu nedenle İranlı kadınların da kat etmeleri gereken uzun bir yol ve kazanmaları gereken pek çok hak var.

İran’da tattığınız yemeklerin hangisi sizin için daha lezzetliydi ve hangi yemek, tad ile lezzet açısından Türkiye mutfağına yakındı?

İran’ın çok zengin bir mutfağı var. Kebaplar bizimkilere benziyor. Ancak bizim kebaplar çok daha yağlı. Bizim ekşili köfteye benzeyen “Tebrizi Köfte” çok daha büyük. Bir köfteyle doymak mümkün. Tas kebabı, kelle paça, gerdan… gibi yemekler isim olarak da lezzet olarak da bizdekinin aynısı. Sulu yemeklerde yaygın şekilde nar suyu kullanılır. İranlıların en önemli yemeği “fesenjan” Tavuk veya kırmızı etin “horeşt” denilen bir sosun içinde saatlerce pişirilmesi suretiyle hazırlanan bir yemek. Fesenjan genellikle özel günler veya özel misafirler için yapılıyor. Şiraz’da davet edildiğim bir akşam yemeğinde benim için fesenjan pişirilmişti. Kendimi çok özel ve önemli hissetmiştim.

Baklava İran’da da baklava. Yalnız İran baklavası bize göre çok daha tatlı. Öte İran’ın yandan gottab, sohan, gaz, fellude… gibi tatlıları var.

İran’da sengek, lavaş, taftan, nan-e berberi.. diye adlandırılan çok çeşitli ekmek var. Hepsi de birbirinden lezzetli. Ben en çok nan-e berberiyi sevdim.

Türkiye’den İran’a seyahat oranını nasıl görüyorsunuz? Bu nasıl artırılabilir?
Türkiye’den İran’a seyahat eden kişi sayısı istenen seviyede değil. Bir ziyaretimizde Tahran Büyükelçimiz iki ülke arasındaki ziyaretçi sayısı bakımından İran aleyhine çok büyük bir dengesizlik olduğunu ve İranlıların bu durumdan şikâyetçi olduklarını söylemişti. Sanırım bu konuda İranlılara da büyük iş düşüyor. Ülkelerini tanıtarak daha fazla ziyaretçi çekebilirler.

“Aynı coğrafyayı paylaştığımız ülkelere ve kültürlere sırtımızı dönmüş bir ülkeyiz”

Son olarak İran’a gitmek isteyenlere ne söylemek istersiniz, tavsiyeleriniz var mı?
Biz uzun bir süredir yüzümüzü batıya dönmüş ve aynı coğrafyayı paylaştığımız ülkelere ve kültürlere sırtımızı dönmüş bir ülkeyiz. Bunun en çarpıcı örneği de İran. Ne yazık ki bugün Türkiye’de İran’la ilgili algı, batı medyasının yansıttığı haberler vasıtasıyla oluşuyor. Batı dünyasının önemli bir kısmının İran’a bakış açısı ise malum. Bu nedenle buradan gelen bilgi ve haberlerle İran’ı doğru bir şekilde anlamak mümkün değil.

İran bu bölgenin en güvenli ülkelerinden biri. Hele yabancılar için çok daha güvenli. Çünkü sokaktaki İranlı kendisini yabancılardan sorumlu hissediyor. Günlük hayat büyük bir sükûnet ve huzur içinde devam ediyor. Devlet ülkeye her şeyiyle hâkim. Ülkede ciddi bir kanun ve kural hâkimiyeti var. İran’ın son 16 yılını değişik dönemler itibariyle gözleme imkânım oldu. Ülke uzun yıllardır maruz kaldığı ambargoya rağmen altyapı, ulaştırma ve iletişim alanlarında çok ciddi gelişmeler gösterdi. Tahran’da çok ciddi bir metro ağı var. En az İstanbul metrosu kadar yaygın. İsfahan’da metro inşaatı bitti veya bitmek üzere. Ülkede şehir içi ve şehirler arası yollar gayet düzgün. Hava alanlarını sürekli büyütüp geliştiriyorlar. Şehirler bakımlı. Ticaret ve sanayi oldukça canlı. Bizim coğrafyamızın en kadim medeniyetine ev sahipliği yapan İran’ı herkese tavsiye ediyorum.

İran’da kaldı bir yanım....
Ey, gözleriyle beni tutsak eden sevgili!
Bitmeyen ayrılığımızı anlatır hüzünlü gazellerin.
Öyle el gibi, öyle unutmuş gibi bakma bana.
Keşfedilmeyi bekleyen bir figürüm şimdi,
Persepolis antik kentinin duvar taşlarında…

Ey, Ömer Hayyam’ın, Şirazlı Sadi’nin ülkesi!
Firdevs’inin Şahnamesindeki Rüstem’im ben.
Kiros’un silindirindeki hak ve özgürlük.
Sözcükler başı boş kimsesiz kaldı, dillerim lal.
Çöldeki kum gibi isimsizim, ben senim, sen de ben...

Ey, memleketime gölgesi düşen sevda!
Sokaklarında kaybolmuş bir garip yolcuyum.
Bülbül gülün, gül bülbülün hayalindedir.
Maşukunu kaybetmiş aşık gibi geldim sana.
Sahipsiz kalmış aşk öykülerini anlat bana...

Ey, Hasan Sabahın Alamut Kalesi!
Ehl-i Beytin kutsal nefesi sinmiş aziz topraklarına.
Yol ver, gireyim Ali Kapısından Isfahan meydanına.
Kaç yüzyıldır hasret çeker dedem, Şah Hatay-i
Ve hala Pirimin tutuşmuş yanmakta gönül telleri...
Irfan Hüseyin Yıldız
28/04/2018, Meşhed, İran

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Hüseyin Yıldız