A+ A-

Yılmaz Güney yeniden

Yılmaz Güney, hem yazdıkları hem de sinema alanındaki çalışmalarıyla, bir yetenek olarak ülkemiz sanatına adını yazdırmasını bildi. Şimdi Güney’in iki önemli kitabı tekrar yayımlandı. 1972 Orhan Kemal Roman Armağını’nı alan “Boynu Bükük Öldüler” ve kitaplaştırdığı senaryosu “Umut”.
Yayınlanma tarihi: 09 Mart 2017 Perşembe, 12:03

[Haber görseli][Haber görseli]Sinemacı Yılmaz Güney’den ‘hikâyeci’ Yılmaz’a

Bir sinema ustasıdır Yılmaz Güney. Bir sinema ustası olmasının yanı sıra romanları, öyküleri ve mektuplarıyla edebiyat ustasıdır da aynı zamanda. Ona sanatçı kimliğini veren bu özelliklerinin yanında bir de politik kişiliği var. Tüm bu kimlikleriyle Yılmaz Güney ülkemizin adını uluslararası alanda duyuran bir aydınlık ışığıdır.

Kimdir Yılmaz Güney?

Hangi koşullarda kendini var etmiş, yapıtlarını nasıl üretmiş ve büyük sanatçı olmayı nasıl başarmıştır?

Sinemacı, edebiyatçı, politika adamı olarak siyasal, kültürel, sanatsal yaşamımızın çok yönlü kişiliklerinden Yılmaz Güney’in 27 Mayıs Anayasasıyla birlikte gelen özgürlük ortamından doğduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyetle birlikte yaşamın her alanında atılan aydınlanma adımlarının 1940’lar kesintiye uğramaya başladığını; 1940’ların aydınlıkla karanlık arasındaki savaşımın önemli bir dönemeci olduğunu; bu dönemeçte bir yandan aydınlığa doğru görkemli adımlar atıldığı, bir yandan da bu adımların engellenerek karanlığa dönüşün provalarının yapıldığı da görülüyor.

1960’larla gelen aydınlanma ortamından ise sanat da payını aldı ve1960’ların ortalarından başlayarak sanatın her dalında önemli bir atılımın yaşandığı yıllara girdik. Susturulmuş sanat çığlığını atmaya ve her dalda ürünlerini ortaya çıkararak yeniden toplumun vicdanı olmaya başlamıştı. Yaşamın her alanında özgürlüğün tadını alan insanların kazandıkları, aydınlanma bilgileriyle özgürlükleri daha da genişletme savaşımına girmeleri yaşandı. Nâzım Hikmet’in şiirleriyle buluşma gerçekleşti. Ahmed Arif, Enver Gökçe gibi 40 kuşağı şairlerinin şiirleri gün ışığına çıktı. Köy edebiyatı ürünlerinin fışkırması, toplumsal ilişkileri ve çelişkileri aktaran bir edebiyatın güçlenmesi, sanatta toplumcu anlayışların kendilerini göstermesi yaşanmaya başlandı.

Onuncu Köy, Irazca’nın Dirliği, Gurbet Kuşları, Eskici ve Oğulları, Doludizgin, Yer Demir Gök Bakır, Cemo, Amerikan Sargısı, Kaplumbağalar, Ölmez Otu, Memo, Tırpan gibi romanlarla edebiyatımızın görkemli bir açılış yaşadığı gözlendi. Öyküde Bekir Yıldız fırtınası esmeye başladı. Ruhi Su adı dillere destan olurken Âşık İhsani, Âşık Mahzuni gibi halk ozanlarıyla halk müziği yaygınlaştı. Tiyatroda Keşanlı Ali Destanı, Bozuk Düzen, 72. Koğuş, İspinozlar, Pir Sultan, Simavnalı Şeyh Bedrettin, Irgat, Alpagut Olayı, 403. Kilometre, Zengin Mutfağı, Grev gibi klasikleşecek yapıtlar oynanmaya başladı.

Ve Yılmaz Güney sineması doğdu.

Yılmaz Güney, hem yazdıklarıyla hem de sinema alanındaki çalışmalarıyla bu fırsatı değerlendirmeyi başaran bir yetenek olarak ülkemiz sanatına adını yazdırmasını bildi.

HİKÂYECİ YILMAZ”

Yılmaz Güney’in edebiyatçılığı sinemacılığıyla aynı dönemde başlayıp süren bir serüvendir ve bu serüvende, şiirler, öyküler, romanlar, mektuplar, çocuk öyküleri, film öyküleri, senaryolar yer alır. İlk yazma merakı öyküyle ve şiirle başlamıştır. Lisenin ikinci sınıfındayken okul duvar gazetelerine hikâyeler yazma merakıyla başlar edebiyat serüveni. Öykü serüvenine başlangıcını kendisi şöyle anlatır: “Belki bir kişilik ispatından gelen bir şey. İlk hikâyemi okulda gazeteye basmadılar. Hasta olan karısını şehre getiren, parası pulu olmayan, bu yüzden doktora tavuk vermek isteyen bir köylünün öyküsüydü bu. Ben o zaman sosyalistlik nedir, sol cephe nedir, solculuk nedir bilmiyordum... Adana’da iken hikâyeler yazmaya başladım. Aramızda toplanarak Varlık dergisini, Yeni Ufuklar’ı, Pazar Postası’nı izlemeye başladık. Daha önce boş bir adam sayıyordum kendimi. Oysa artık koltuğunun altında Yeni Ufuklar’ı taşıyan ve bundan gurur duyan bir adamdım. Sonra hikâyelerim yayımlandı. İlk kez kendime güven duydum. Hikâyeci Yılmaz’dım.”

Asıl adı olan Yılmaz Pütün adıyla 1958’den itibaren On Üç, Yeni Ufuklar, Pazar Postası, Bir, Salkım dergilerinde öyküleri yayımlanır. On Üç dergisinde yayımlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri (1956) adlı öyküsü nedeniyle TCK 142. maddeden önce yedi buçuk yıl hapse mahkûm edilir. Yargıtay’dan sonra cezası bir buçuk yıl hapse düşer (1961). Paşakapısı ve Nevşehir cezaevlerinde bir buçuk yıl yatar, altı ay da Konya’da sürgün kalır. Bu dönem öykülerinde kendisiyle özdeşleştiği görülür. Kişiler, olaylar, çevre hep yaşadıklarıdır. Bilinçaltı görünümleri bir sinemacının habercisidir sanki. Şaşırtıcı betimlemeler, olağanüstü düşlemeler egemendir. Bu dönem öyküleri ölümünden sonra kitaplaştırılır: Ölüm Beni Çağırıyor, 1991.

 

HALKIN SANATÇISI, HALKIN SAVAŞÇISIDIR”

Çirkin Kral”dan Umut’a uzanan çizginin öyküleridir bunlar. 1971’de yayımlanan ve geçenlerde senaryo kitabı Umut’la birlikte Fethi Naci’nin sunuş yazılarıyla yeniden tekrar baskısı yapılan Boynu Bükük Öldüler romanı 1972 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı alır.

Yılmaz Güney’in Nevşehir Cezaevi’ndeyken yazdığı bu romanda Kadir Ağa’ya Tanrı gibi bağlı olan Halil adlı bir yanaşmanın dramını anlatır. Halil’in babası bir kan davası nedeniyle öldürülmüştür. Annesi Siverek’ten Adana’ya getirir onu. “Çırılçıplak ve trahomlu iki gözle” bırakıp ölür. Kadir Ağa’nın yanaşmasıdır artık Halil. Asker dönüşü ağasından ve topraktan kopup kente göçmeye karar verir.

Korku, körü körüne bağlılık, Hıdır’ın umutsuzlukla ölmesi, bir horoz yüzünden ağasından dayak yiyip kaçan Arap Seyfi, Remzi’nin okumak için üç saat ötedeki okula giderkenki çektikleri, umutlarını yitirmiş yaşlı yanaşmalar, ahırda onur kırıcı işler, Ali Osman’ın yoksulluk içinde ölümü, yavuklusu Emine’nin ağanın oğlu tarafından ırzına geçilmesi değil de Emine’nin kendini asmasıyla bıçak kemiğe dayanmıştır; bir de Arap Seyfi’nin beş yıl köye dönüp horozunun Ağa’nın horozunu yenmesiyle.

Halil insanların hayat kavgalarıyla bu horozun kavgası arasında bir yakınlık kurar ve kararını verir. Boynu büküklerin yazgısını değiştirme yolunda ilk adımı atar; Halil’le Hıdır’ın çıkarsız dostluğudur bu.

İçine kapanık, az konuşan, önde, kederli, yenilmeyen adam tipi olan Halil, Yılmaz Güney’in film kahramanlarının öncülüdür. Bu romanıyla Yılmaz Güney toplumcu ve eleştirici gerçekçiliğe uzanmış ve dünya görüşü yapıtına egemen olmuştur.

O, sanata yaklaşımını şu sözleriyle anlatır ve bu sözlerinin gerektirdiği bir sanatçı olmaya çalışır hep: “Amacım, gelişigüzel hikâyeler, romanlar yazmak değildir. Açıklamasını zorunlu gördüğüm toplumsal, siyasal olayların yazılması, hayatın diğer alanlarında yaşayan ürünlerle kaynaştırılması, sınıf mücadelesinin yükselişine, yaygınlaşmasına, derinleşmesine katkıda bulunarak, toplumsal oluşum içinde devrimci düşünceye yeni boyutlar, etkinlikler kazandırarak yeni sentezlere vardırılmasıdır... İşte ben bunun için yazıyorum ve bu nedenle de ‘halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır’ diyorum.”

 Yılmaz Güney, Umut, Arkadaş, Sürü, Yol, Düşman, İzin ve Duvar başta olmak üzere birçok filminin senaryolarını kitaplaştırarak o alanda bir başka öncülük daha yapmıştır. Şimdi yeni basksı yapılan Umut’la birlikte bunu daha iyi anlıyoruz

Yılmaz Güney aydınlığıyla buluşmuş bir ülke özlemiyle...

Boynu Bükük Öldüler / Yılmaz Güney / İthaki Yayınları / 414 s.

Umut / Yılmaz Güney / İthaki Yayınları / 146 s. 

Comment disclaimer

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Orhan Kemal