Eylemlerin odağından Musa Kaplan’ın kitaplar ve noktalanmamış belgeselleriyle 68 kuşağının öyküsü..

Musa Kaplan’ın vurgulamasıyla “Bu yolculuksa dünyada ve Türkiye’de 68 kuşağı diye adlandırılan ve birçoğu 12 Mart öncesinde ve sonrasında hapishanelerde, işkencehanelerde, dağlarda, öğrenci evlerinde, yurtlarda kısaca bulundukları her yerde öldürülen, yaşayanların da devrim hayalleriyle veya mücadeleleriyle ömür geçirdiği, küçük bir kısmının da ülkemiz atmosferinde sert rüzgârlarda savrulduğu bir kitlenin öyküsü..”
Yayınlanma tarihi: 19 Mayıs 2019 Pazar, 01:36

[Haber görseli]1968 kuşağının içinden, gazetecilik tanıklıklarım İstanbul odaklı olsa da, kuşağın kopmaz bağlarla yaşanmışlıklarından, yolların kesişmelerinden tanıklıklarla, aralarında paylaşılmışları ayırmak olanaksız. Kişisel boşluğum, 12 Mart 1970 darbesinin ardından Cumhuriyet gazetesinin içinde yaşatılan aile içi darbe operasyonunda, Nadir Nadi’nin, yazarlarını ve çalışanlarını koruyamadığı için yönetimden istifa etmek zorunda kalması ile yaşadığımız, gazeteden bir yıllık kopuş sürecimiz. İlhan Selçuk başta, gazetecilerin de işkenceden paylarını aldıkları zaman diliminde, Denizler’in idam infazları da içinde çok sayıda devrimci öğrenci liderinin çok ağır işkencelerden geçirilmeleri, sağ çıkamamaları, operasyonlarda katledilmeleri, çatışmalarda, yurt baskınlarında infazları var. Musa Kaplan’ın kitapları, belgesel çalışmaları, içinden, davalarına inanmış kadroların, olayların, çoklu tanıklıklarıyla, gerçeklere ışık tutabilme işleviyle, ülkemiz için çok önemli bir tarihsel sürece ayna tutmakla kalmıyor. Günümüze dönük yaşamsal değerler, dersler çıkarımında yolculuğa ışık tutuyor...
Galiba en doğrusu, Musa Kaplan’ın kitaplar ve belgeseller üzerinden bizim için hazırladığı özetlerden de seçmek zorunda kalacağımız özetlere yer vermek...

“2009’da kendimin de içinde bulunduğu 68 dönemine bir borcum var diyerek önce kitaplaştırmak istedim. Yaklaşık dört yıl sürdü, yaşayan tanıkların, iddianame görgü tanıklarının anlatımları üzerinden çarpraz sorgulamalarla çalışmalar. Olaylar üzerinden yıllar geçip bedeller ödendiği için, artık saklanacak bir durum yoktu. Unutulanlar, karıştırılanlar oluyordu... Kitabın yayımlanması sonrasında yaklaşık iki buçuk yıllık bir çalışmayla da 110 dakikalık ‘Devrim Yolcuları’ belgeseli gösterime girmiş oldu. Belgeselin çekimi, kitabın araştırmaları sırasında benim de bugüne kadar doğru bildiğim çok büyük yanlışlara rastladım. Bu belgeseli gençlik izlesin istiyorum. Yaklaşık yüz saatlik bir çekimimiz var. 18-20 bölümlük belgeseller için benim de ekonomik gücüm yok...”

Devrim Yolcuları Serüveni

“Bu yolculuğun dünya ayağına baktığımızda, kurulu düzene, sömürü ve savaş politikalarına karşı bir tepki olduğunu görürüz... Vietnam’da ABD’nin uyguladığı vahşet, 1960’larda Berkeley Üniversitesi öğrencilerinin mücadele ile siyaset hakkını elde etmeleri, Martin Luther King insan hakları ihlallerine tepkiler, Kennedy’nin öldürülmesi, Fransa ve ülkemizdeki işçi, öğrenci hareketleri, 15-16 Haziran... Eekonomik daralma ülkemizde de protesto yollarını açar...

Öğrenci hareketleri 1961 Anayasası’nın sağlamış olduğu göreceli özgürlük ortamının olanaklarıyla hızla gelişip 1968 yılında siyasi mücadelede etkili olmaya başlar. 17 Aralık 1965’te kurulan FKF, 4 Ocak 1969’da DEV-GENÇ’e dönüşür.

15 Temmuz 1968’de bir uçak gemisi ile beş destroyer Dolmabahçe’de demirler. 6. Filo’nun ziyareti ülkede büyük infial yaratır. Bu arada devrin hükümeti Conileri iyi ağırlamak için aylar öncesinden hazırlıklara başlar. Genelevlerin boyanıp temizlenmesi, bu evlere İstanbul dışından güzel kadınların getirilmesi bardağı taşıran son damla olur. Devrimci öğrencilerin Dolmabahçe’de 6. Filo askerlerini denize iteklemeleri, dönemin ve insanlığın belleğinde en önemli başkaldırı olarak tarihe geçer. [Haber görseli]Bugünlerde de bu gençliğin ne denli haklı olduğu karşı görüşlü çevrelerce de takdir edilmektedir.
Kitap ve belgeselde kronolojik sıralama ve tanıklıklarla yer verilen gelişmeleri sayfaya taşıma olanağımız yok. Komplolarla uzun tutukluluklar söz konusudur. Kontrgerilla tetikçilerinin de etkin rol aldıkları infazlar arasında 23 Ağustos 1970’te işçi sınıfı önderlerinden Yapı İşçileri Sendikası Başkanı Necmettin Giritlioğlu’nun katledilmesi de vardı.

Gençliğin önemli liderleri Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan, kurulmasına öncülük ettikleri örgütlerinde hazırlıkları hızlandırmışlardır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları kırlardan şehirlerin kuşatılması stratejisine uygun donanım ve yığınaklarını hızlandırırlarken, Mahir Çayan ve arkadaşları şehir gerillası hazırlıklarına başlarlar.

12 Mart 1971 günü askeri darbe yapılır. 17 Mart’ta İsrail Başkonsolosu Elrom kaçırılır, istekleri yerine getirilmediği için öldürülür. THKP-C’nin merkez kadroları elde edilen ipuçlarıyla sıkıştırılır. Kartal-Maltepe operasyonunda Hüseyin Cevahir ölür, Mahir Çayan ağır yaralı olarak ele geçirilir. Adıyaman Gölbaşı’nda Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan çatışma sırasında öldürülürler. Mustafa Yalçıner ağır yaralanır, Hacı Tonak yakalanır.

9 Ekim 1971’de Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve 14 arkadaşını idama mahkûm eder. 29 Kasım’da Kartal Maltepe Cezaevi’nden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ömer Ayna tünel kazarak firar ederler. Kentte 512 bin eve seri operasyonlar yapılır. 19 Şubat 1972 günü, kaldıkları evlere yapılan baskınlarda Ulaş Bardakçı öldürülür, Ziya Yılmaz ve arkadaşları yaralı olarak ele geçirilirler. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek için son çare 27 Mart günü Ünye Radar Üssü’nden üç teknisyen kaçırılır. Niksar Kızıldere köyünde muhtarın evinde rehin tutulurlar. 30 Mart günü Kızıldere’de çatışmalar sonunda Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kasım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Sarıhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz katledilmiş olarak ele geçirilirler.

6 Mayıs 1972’de devrimci gençliğin önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan asılarak katledilirler..

Ne yazık ki devrim olmadı, fakat bu gençlik gelecek kuşağa haksızlıklara karşı direnme geleneğini miras bıraktı.”

O çocuklar...

Tunceli’de eskiden silahı olmayan adamdan sayılmazdı, fakat Hüseyin Cevahir’in ailesinden hiç kimse eline silah almamıştır.

[Haber görseli]Hüseyin Cevahir’in eniştesi Fevzi Özkan’ın özel anılarından; “Yalnız Hüseyin’in sülalesinde hiç kimse eline silah almamıştır. İki kişi kavga yaptığı zaman arabulucu olarak Hüseyin’in dedesini götürürlerdi. Suçlu olanın evinde çay içmez, yemek yemez, onu cezalandırırdı. Aşiretler arasındaki kavgalarda da dedesini götürürlerdi. Dedesinin dinsel bir önceliği vardı. Hüseyin’in aile içindeki asıl adı ‘Seyid Bayi’ idi. Hüseyin daha çocukken bile kalemi olmayan bir çocuğa kendi kalemini, kitabını, defterini verirdi.”
Kızıldere Muhtarı’nın torunu Salahattin Arslan’ın görgü tanıklığı:

“O kişiyi net olarak gördüm, ölmemişti, taradılar yere düşürdüler,

evden çıkışımız yedi otuz sularıydı. On üç gibi Mahir vuruldu. Saat 14’ü geçerken hepsi öldürülmüş dediler. Biz de koşarak oraya gittik. İçlerinden birisi ölmemişti. Dışarı çıktığında elleri havadaydı. Sanırım elinde silah da vardı, pek hatırlamıyorum şimdi. Orada onu da taradılar, onu da yere düşürdüler. O kişinin belden üstü çıplaktı, taradılar yere düşürdüler.”

Anılar, hüzün, hasret

Bu kitapta, 68 Gençlik Hareketi içinde yolları kesişen, aynı yolda yürüyen üç yoldaşın (Hüseyin Cevahir, Ertan Sarıhan, Ulaş Bardakçı, öykülerine yer veriliyor.

Lale Arıkadal yıllar sonra Ulaş Bardakçı’nın ailesi ile buluşur:

“Cezaevinden çıktıktan sonra bir gün Ulaş Bardakçı’nın ailesini ziyaret etmek için Ankara’ya gittim. Gitme sebebim hem aile ile tanışmak, hem de cezaevinden çıktıktan sonra güvenlik güçlerinin bana teslim ettikleri bazı eşyalarını ailesine teslim etmekti. Eşyaları arasında Ulaş’ın ceketi vardı, nedense şapkası yoktu. Acaba birileri hatıra olsun diye almış olabilir mi diye hâlâ düşünürüm. Eşyaları tesim etmek benim için unutulmaz bir anıydı. Aile için de çok önemliydi. Ailesi beni çok sıcak karşıladı. [Haber görseli]Önce kendimi ürkek bir tavırla tanıttım. Annenin ‘içeri buyur kızım’ demesi beni çok rahatlattı. Açıkça böyle bir karşılama beklemiyordum. ‘Artık bundan böyle sen bizim evladımız sayılırsın’ diyerek kucakladı beni. Aile, evlerinde kalmam için o kadar ısrar etti ki reddetmek olanaksızdı. Evde devamlı Ulaş’ın çocukluk yılları ve gençlik yıllarıyla ilgili ne hatırlanıyorsa hepsi konuşuldu. Bana da bu samimi ortamda Ulaş’la olan arkadaşlığımızı ve nasıl öldürüldüğü ile ilgili kısmı düşmüştü. Anlattıkça yüzlerinde hüzün hissetim. Ölümünü anlatırken annesinin gözlerinden yaşların geldiğini gördüm. Bir ara kulağıma eğilip, ‘Kızım seninle bir şeyler konuşmak istiyorum, benimle arka odaya gelir misin?’ dedi. Girer girmez büyük bir telaşla ‘Kızım çocuk nerede? Biz yıllardır onun hasretiyle yaşıyoruz.’ Şaşırdım ne diyeceğimi düşündüm. Aile çıkan haberlerden dolayı benim Ulaş’tan bir çocuğum olduğunu sanıyormuş. Nasıl üzüldüğümü bilemezsiniz. O anda keşke bir çocuğumuz olsaydı da bu anneyi mutlu edebilseydim diye..”

Hiç yitirmediği umutla ayakta...

Bu kitap şimdilerde Amanos Dağları’nın eteğinde, bir kolu bilek üzerinden, bir kolu dirsekten, bir bacağı dizkapağından kopmuş olan, 68 Gençlik Hareketi’nin liderlerinden İbrahim Çenet’in, bunları hiç yaşamamış gibi bir umutla hayata sarılışını ve insanlığa umut olan yaşam öyküsünü anlatır. Çenet, 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasıyla girdiği eylem neticesinde kaybettiği kollarını ve bacağını şöyle anlatır:

[Haber görseli]“Zor günlerdi be Murat gardaşım, zor günlerdi. Pişman mısın dersen, hayır öyle bir şey yok, sadece konuya açıklık getirmek açısından söyledim. Aksaray’a geldiğimizde üzerimizi aramak istediler. Biz buna karşı koyduk. Karşıdan bir el bombası atıldı. Bir kurşun geldi koluma değdi, bir başka kurşun bacağıma isabet etti. Bir bomba yakınıma düştü, ben onu alıp atmak isterken kurşunlar gelmeye devam etti. O arada bomba infilak etti, bir ateş çemberinin içinde kaldım.”

Yıllar sonra Deniz Gezmiş’in mezarını ziyarete götüren kişinin anlatımı: “Aydan kızım arabayı bir bakkalın önüne çeker misin? -Sigara mı alacağız? -Yok kız, senden bana yüz gram peynir, zeytin, iki yüz gram kadar helva, bir tane de somun ekmek almanı isteyeceğim. -Ağabey karnın açsa bir lokantaya girelim. -Yok kızım biz otelden yeni çıktık, kahvaltı yaptık, ama sen bu dediklerimi alıver. İbrahim Ağabey’in Deniz’in mezarına ilk gelişiymiş. Çok heyecanlıydı. Devamlı konuşuyordu. Deniz’le ilgili çok şey anlattı. Arkada üç kişi, biz önde İbrahim Ağabey’le. Çocuklar siz hemen gelmeyin ben Deniz’le baş başa kalayım, ilk merhabamı yalnızca ona söyleyeyim. Mezara doğru yaklaştı.

Konuşmalarını duyacak kadar yakındayız. -Deniz oğlum ancak gelebildim. Kolları bacağı ancak yaptılar. Kusura bakma çok özlemişim seni. Ve ağlamaya başladı. Sarsıla sarsıla ağladı. Ondan sonra yavaşça oturdu, o tek sağlam bacağını bükerek aldırdığı kahvaltılıkları gazete üzerine koydu. -Oğlum eski günlerdeki gibi beraber yiyelim, dedi. Birkaç lokma aldı, gazeteyi üzerindekilerle topladı ve gelin arkadaşlar dedi...”

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

İlhan Selçuk, Ziya Yılmaz, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan