A+ A-

‘Duvar’ın altında kalanlar

Liman, gerçek zamanlı bir anlatım tercih ettiği ‘Duvar’da ortalamanın üzerine çıkan bir yönetmenlik becerisi sergiliyor.
Paylaş
instela'da paylaş
Yayınlanma tarihi: 16 Haziran 2017 Cuma, 21:02

[Haber görseli]

Duvar; güçlü bir metafor, zorlu bir engel... Ayıran, bölen, kimi zaman koruyan, çoğu zaman korkutan... Dikilmesi ayrı bir anlam, yıkılması ayrı bir anlam taşıyan... Ağlama duvarı, utanç duvarı, sınır duvarı... Sanatta da sık sık karşımıza çıkan, nice duvar oldu yıllar içinde. Pink Floyd’un “Duvar”ı (The Wall) var örneğin, savaşta babasını kaybeden bir çocuğun etrafına bir duvar örerek kendini toplumdan soyutlamasını anlatan ve o duvarın üzerine yıkılmasıyla sonlanan. Albüm ve film olarak hayatımıza giren ve çoğumuzun belki de hayatını değiştiren “The Wall” 2013 yazında, tam da Gezi Direnişi’nin ertesinde Roger Waters’ın unulmaz konseriyle bir kez daha karşımıza dikilmiş ve görkemli bir finalle yıkılmıştı.

Sinemada özellikle Berlin Duvarı’na dair nice film izledik... Hatta bu filmlere dair bir antoloji bile oluşturulabilir herhalde. Türk sinemasında ise Yılmaz Güney’in ölmeden önce çektiği son film olan “Duvar” akla ilk gelen yapım elbette. Ama bu haftaki konumuz Doug Liman imzalı, bağımsız karakteriyle öne çıkan, neredeyse tamamı tek bir oyuncunun üzerine kurulu ve vizyon adı da “Sniper: Duvar” olan film. Neden böyle bir ad tercih edilmiş demiyoruz, zira filmde işinin ehli bir keskin nişancı var tüm öyküyü yönlendiren. Ama şunu sorabiliriz: Neden ‘sniper’ kelimesi tercih edilmiş de ‘keskin nişancı’ denmemiş ve neden böylesi iki dilli tuhaf bir isim konmuş filme? Vardır elbet bir hikmeti.

Liman (ki bir dönemin kültleşmiş bağımsız filmlerinden “Swingers” ve “Go” ile kendisini sevmiş ve inişli çıkışlı kariyerinde “Bourne Identity” gibi kimi filmleri alkışlarken, “Mr. & Mrs. Smith” ve “Jumper” gibi sıradan filmlerini görmezden gelmişizdir) yaklaşık 90 dakika boyunca izleyiciyi sıkmadan anlattığı kedi-fare oyununda neredeyse gerçek zamanlı bir anlatım tercih ederken kimi anlarda yükselttiği, zaman zaman da rölantiye aldığı gerilmle ortalamanın üzerine çıkan bir yönetmenlik becerisi sergiliyor ama senaryonun aksayan bölümleri yüzünden belki de uzun zaman hafızalardan çıkmayacak bir filme imza atamıyor maalesef. Esrarengiz keskin nişancının ABD’li askerden çok daha rafine ve kültürlü bir adam olduğunun özellikle altını çizen film (eğitimini Batı’da aldığı içinse eğer yine Batı’yı yücelten bir bakış açısı, yok öyle değilse terör unsurlarını zaten CIA’nın besleyip yetiştirdiğine dair tam zıt bir bakış açısı, artık hanigisi aklınıza yatarsa) iki askerin telsiz konuşmalarının edebi alıntılarla süslendiği anlarda ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor doğrusu ama neredeyse tüm filmde yer alan ve ağırlıklı olarak yakın plan çekimlerle izlediğimiz başrol oyuncusu Aaron Taylor- Johnson’ın çok da dişe dokunur bir performans sergilediğini söyleyemeyiz. İnsanın aklına birkaç yıl önce “Locke”da olağanüstü bir performans sergileyen Tom Hardy geliyor. Bu filmi de belki böylesi sağlam bir oyuncuyla çekmek çok daha iyi bir sonuç verirdi.

Comment disclaimer

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Yılmaz Güney