A+ A-

‘Manifesto güzellemesi’

Neme boğulduğumuz bu anormal ağustos sıcağında, meraklısına çölde rastgelinen bir vaha gibi gelen “Manifesto” gösterimde.
Paylaş
instela'da paylaş
Yayınlanma tarihi: 10 Ağustos 2017 Perşembe, 21:30

[Haber görseli]

Kimi zaman bana, fiziği, duruşu, yetenekleri ve üstün yorumlama gücüyle, geçtiğimiz günlerde ajanslara düşen 89 yaşında öldüğü haberine fena halde üzüldüğümüz, Fransız sinemasının yarım yüzyıldır efsaneleşmiş, büyük kadın oyuncularından Jeanne Moreau’yu anımsatan, günümüzde üstlendiği her rolün tüm renklerini yansıtmasından ötürü eleştirmenlerce Bukalemun lakabı takılmış, Avustralyalı benzersiz yıldız Cate Blanchett’i, saçından başından giysilerine, yüzünden gözünden konuşmasına ve haline tavrına dek birbirlerinden tamamen apayrı, 13 farklı karakteri canlandırırken görmek isteyen sinemaseverlere baştan salık vereceğimiz, sıradışı bir film bugün gösterime giriyor: ”Manifesto”.

‘Yedinci sanatla enstalasyonu kaynaştırma’

Alman sanatçı Julian Rosefeldt’in yazıp yöneterek Berlin’de bulduğu çok değişik mekânlarda (kameraman Christoph Krauss’la birlikte) çektiği, ayrı ayrı video enstalasyonu (yerleştirmesi) bölümlerini peşpeşe montajlayarak oluşturduğu bu kuşkusuz görmeye değer ‘yedinci sanatla enstalasyonu kaynaştırma’ denemesinde, 19.-20. yüzyıllarda dansa, heykele, resme, kavramsal sanata, edebiyata ve mimariye ilişkin ortaya konulmuş çeşitli manifestolardan seçilmiş kimi metinleri seslendiriyor Cate Blanchett.

Baba Karl Marx, sürrealistlerin uçbeyi Andre Breton, şair Tristan Tzara, ressam Sol LeWitt, mimar Lebbeus Woods, sinemacı Werner Herzog’la Jim Jarmusch, vb. gibi birçok sanatçının vaktiyle dile getirerek gerçekleştirdiği manifestolardan seçilip alınmış, çağımızla, gündelik yaşamımızla da ilişkilendirilen kimi ‘keskin, muhalif’ parçalar dinliyoruz Blanchett’in o kendine özgü, ayrıksı sesinden.

Dada manifestosundan Fluxus ya da Dogma manifestosunadek uzanan, giderek seyircisini her an düşünmeye sevk ve gark eden, sonuçta bayağı etkileyici bir meta-manifestoya dönüşen bu sıradışı ‘film enstalasyonu’, 95 dakika süresince bambaşka bir seyir deneyiminin içine çektiği seyircisini hiç boş bırakmıyor bir an bile. Birbirine grafik eşleşmeler ve kaydırmalı kamera hareketleriyle usturupluca bağlanan bölümleriyle akıcı ve sürükleyici olabilen filmde, estetik bir sinemasal bütünlüğü sağlamanın da üstesinden geldiği söylenebilir yönetmen Julian Rosefeldt’in.

Haftanın filmi...

Filmde çocuklarıyla kocasına pişirdiği tavuğu yedirmeden önce ressam Claes Olderburg’un yazdığı ‘I am for Art’ manifestosundan dönüştürdüğü şükür duasını uzattıkça uzatan tutucu bir anne, küçük öğrencilerine manifesto maddelerini yineleten bir öğretmen, bir cenaze töreni hatibi, ürkünç görünüşlü bir evsiz barksız adam, bir ‘punk’, üst düzey bir şirket yöneticisi, bir bilim insanı, temsil öncesi prova yapan dansçılara komutlar yağdıran bir koreograf, bir işçi, bir muhabir ya da bir TV haber sunucusu olarak karşımıza geliyor apayrı saç, makyaj ve giysilerle değiştirilmiş, benzersiz Blanchett’imiz.

Günümüzde kuşkusuz ipliği pazara çıkarılacak cinsten, çıkarcı, sığ ve kof siyasal söylemlerden çok nasıl sanat yapmalı sorusunu soran ya da sanat aracılığıyla dünya nasıl değiştirilir sorunsalından hareket eden sanatçı manifestolarını öne çıkarma gereksinimini bir ölçüde karşılayan bu film, farklı zamanlarda, farklı tarihsel-siyasal koşullarda yapılmış değişim çağrılarını geçmişten bugünlere taşıyarak sanatçının günümüzün sanat- kültür- siyasa şeytan üçgenindeki konumu üstüne ufuk açıcı, sorgulayıcı ve düşündürücü bir önemli işlevi de yerine getiriyor, Cate Blanchett’in parlak performansı eşliğinde.

Özetle özü- sözü, akıcı montajı ve etkileyici görselliğiyle (ve tabii bir de Blanchett faktörüyle) meraklısının kesinlikle kaçırmaması gereken bu ‘manifesto güzellemesi’ beylik deyişle haftanın filmi bizce.

Comment disclaimer