Kapat
A+ A-

Soygun sırası kadınlarda...

Kabul edelim, kadınlardan kurulu bir Ocean takımı çok iyi bir fikir. Neden böyle bir fikir kimsenin aklına gelmemiş diye soranlara 1996 tarihli “Set It Off” (y: F. Gary Gray) adlı filmi hatırlatmak isteriz.
Yayınlanma tarihi: 15 Haziran 2018 Cuma, 20:13

[Haber görseli]

Kabul edelim, kadınlardan kurulu bir Ocean takımı çok iyi bir fikir. Neden böyle bir fikir kimsenin aklına gelmemiş diye soranlara 1996 tarihli “ Set It Off ” (y: F. Gary Gray) adlı filmi hatırlatmak isteriz. Banka soyan dört kadının hikâyesinin anlatıldığı film çok kimse tarafından hatırlanmıyor bugün ama Queen Latifah , Vivica A. Fox, Jada Pinkett Smith ve Kimberly Elise’den oluşan kadroyu anmazsak ayıp olur. Steven Soderbergh’in 2000’de çektiği “Ocean’s Eleven” ile başlayan ve üstüne iki devam filmi daha çektikten sonra rafa kaldırdığı serinin devamı olarak Gary Ross’un çektiği “Ocean’s Eight” kadrosunda birbirinden ünlü isimlerle tam da hafta sonunda güzel vakit geçirmek isteyenler için ideal görünüyor. Yine de görünüşe çok aldanmamak lazım.

Aslında ilk Ocean filmi 1962’de, zamanın en sağlam kadrolarından biriyle (Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr. vs. ) çekilmişti ama Soderbergh aynı adı kullanarak ve çok daha çetrefilli bir entrika sergileyerek öyle bir soygun filmi çekti ki, eski “Ocean’s Eleven”ı pek kimse anmıyor artık. Hemen herkes anımsayacaktır elbette ama biz yine de sıralayalım Soderbergh’in kadrosunu: George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Andy Garcia, Don Cheadle, Matt Damon, Bernie Mac, Casey Affleck, Scott Caan, Carl Reiner, Eliott Gould... Takım kursalar Dünya Kupası’nda oynarlar, öyle sağlam bir kadro. Devamında çektiği ve yeni isimlerle zenginleştirdiği (Al Pacino, Catherine Zeta Jones, Vincent Cassel, Bruce Willis, Ellen Barkin) iki film belki ilki kadar başarılı değildi ama yine de çokça izlendi, hatta hâlâ da ev sinemalarında izleniyor. İşlerin yokuş aşağı gittiğini fark eden Soderbergh de Ocean çekmeyi bıraktı haliyle ama yine de bir soygun filmi çekmekten kendini alamayıp “Logan Lucky” ile sahalara geri döndü. Belki “Ocean’s Eleven” kadar ses getirmedi ama yeni yıldızlardan oluşan kadrosu ve daha bağımsız karakteriyle hiç de fena bir izlencelik değildi.

Duvara toslayan bir film...

Gary Ross’un Ocean’s Üçlemesinden hareketle çektiği “Ocean’s Eight” ise kâğıt üzerinde çok iyi bir fikir olmasına rağmen, uygulamada duvara toslayan bir film. Kadrosunda Sandra Bullock, Cate Blanchett ve Anne Hathaway gibi Oscarlı oyuncular; Mindy Kaling, Sarah Paulson ve Helena Bonham Carter gibi sağlam yetenekler ve Rihanna gibi bir pop yıldızı barındıran film önceki Ocean filmleri gibi girift bir entrika kurmaya yelteniyor, ve büyük ölçüde bunu da başarıyor ama senaryo-oyunculuk yönetimi anlamında elindeki malzemenin hakkını veremiyor. Bir kere film neredeyse “Ocean’s Eleven”ın replikası gibi açılıyor. Debbie Ocean’ın (Danny Ocean’ın kız kardeşi) cezaevinden şartlı tahliye olmasıyla başlayan hikâye, en yakın arkadaşı Lou (Blanchett) ile bir araya gelip “ekibi yeniden ve son bir büyük iş için” toparlamasıyla devam ediyor. Bu aşamada neredeyse her karakterin “Ocean’s Eleven”daki karakterlerle özdeşleşen bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Buna göre örneğin Cate Blanchett bir anlamda Brad Pitt ile eşleşiyor, sarışınlığı dahil olmak üzere. Tüm bunların ötesinde filmin asıl eksikliği ise bu olağanüstü oyuncuların seviyesine çıkamayan bir senaryo ve belki de daha da önemlisi, karakterlerin yeterince iyi işlenmemiş olmaları. Blanchett’ın son yıllardaki en silik performansı olduğunu düşündüğüm Lou karakteri biraz daha iyi işlenmiş olsa ve Brad Pitt’in gölgesi olmaktan kurtulabilse örneğin, şüphesiz çok daha akılda kalıcı sahneler yer alabilirdi filmde. Hathaway, Bonham Carter ve Paulson bu konuda biraz daha şanslılar sanki, onların karakterlerle çok net kodlanmamış ve tüm zaaflarına karşın, onlara biraz daha fazla alan açılmış.

Beyazperdede soygun

Soygun filmleri daha çok suç/ polisiye türünün bir alt kolu olarak kategorize edilir. Gerçi “Ocean’s Eight” komedi türüne de rahatlıkla sokulabilir ama son tahlilde yine soygun alt türünde yer alıyor. Bir soygun filminin belli başlı klişeleri arasında, a) Plan yapmak, b) İzleyicinin bile haberi olmadığı bir sürprizle finale varmak gibi maddeler var. Tabii ki bu klişeleri altüst eden ve bu yoldan unutulmazlar arasına giren filmler de var. Örneğin Tarantino’nun “Reservoir Dogs-Rezervuar Köpekleri” adlı filmi kötü giden bir soygun girişiminin ardından yaşananları anlatır ve geri dönüşlerle biçimlendirdiği hikâyesinde, yine belki aynı klişeleri kullanır ama anlatım açısından her şeyi altüst eder. Ya da Jules Dassin’in “Rififi”sindeki yaklaşık 25 dakikalık sessiz bölüm (soygunu hiç konuşmadan yaptıkları sahne) ciddi bir risktir ama işe yaramıştır. Kubrick’in “The Killing”i ise noir türünün en önemli klasiklerindendir ve izlerken bilirsiniz ki, sonu kötü bitecektir, zira o dönemlerde suçlular perdede asla kazanamaz, buna izin verilmez... Günümüzde ise bu zorunlu klişe tamamen yıkıldı ve artık çoğunlukla soyguncuların kazandığı finaller izliyoruz. Soygun filmlerinin yüzde 95’inde izleyiciyi soyguncularla özdeşleşir ve onların bir şekilde ‘yırtmasını’ ister. Eskiden bu hevesleri kursaklarında kalırdı, bugünse neredeyse katharsis garanti gibi. Hangisini tercih ederdiniz, hiç düşündünüz mü?

En İyi 10 soygun filmi

10. “Inception” (2010) - y: ChristopherNolan
9. “The Thomas Crown Affair”(1968) - y: Norman Jewsion
8. “Baby Driver” (2017) - y: EdgarWright
7. “Ocean’s Eleven” (2001) - y:Steven Soderbergh
6. “The Bank Job” (2008) - y: RogerDonaldson
5. “Reservoir Dogs” (1992) - QuentinTarantino
4. “Heat” (1995) - Michael Mann
3. “Rififi” (1955) - y: Jules Dassin
2. “The Italian Job” (1969) - y: PeterCollinson
1. “The Killing” (1956) - y: StanleyKubrick

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer