Kapat
A+ A-

Karanlık yoğunlaştıkça O’nun değeri artıyor

Tiyatro sevdalısı Genco Erkal sözünü sakınmıyor: “İnsanlar niçin içeri atıldıklarını bilmiyorlar. Tek adam sisteminden adalet beklenebilir mi? Yirminci yüzyıla damgasını vuran devrimlerden bir tek bizimki inatla ayakta. Eskisinden daha değerli benim için Mustafa Kemal. Devrimleri silinmez...
Yayınlanma tarihi: 9 Ocak 2019 Çarşamba, 15:53

Genco ağabeyle “merhaba” diyerek başladık söyleşiye. Nâzım hep yanımızdaydı, Can Yücel’in ağızlar dolusu sövmeleri, Aziz Nesin’in hınzır gülüşü kulağımdan gitmedi sohbetimizde. Müşfik Bey, Yıldız Hanım, Şükran Güngör kulak kabartmış, dikkatle dinliyorlardı sanki bizi Kenter Tiyatrosu’nda. Sözünü sakınmayan bir tiyatro sevdalısının isyanına tanık oldum. Yıllardan süzülüp gelen o incelikli cümlelerle anlattı dünü, yaşadığımız günü ve gelecek umudunu. Salt Genco Erkal değildi karşımdaki, yüreğine sığdırdığı, sahneye taşıdığı bilgelerle de söyleştim sanki...

İyi eğitimli burjuva olmanıza karşın, sınıf mücadelesine katılıyorsunuz, nasıl gelişti bu süreç?

Okudum, öğrendim, doğru yolu buldum. Kuramsal kitapların yanı sıra bana yol gösteren iki büyük şair var: Biri Nâzım, biri Brecht. Onların yolundan gidiyorum ben, onlar neyi, niçin yapmışlar, ona bakıyorum. Biri 13 yılını hapiste geçiriyor, ondan sonra yurtdışında zorunlu sürgünde. Öbürü Nazi Almanyası’nı yaşıyor. Yurdunu terk etmek zorunda kalıyor. Çeşitli ülkeleri dolaşıyor, Amerika’ya kadar gidiyor, sürgünde. Bu insanların yazdıklarıyla beslendim... Doğru yol, bu adamların seçtiği yoldur dedim.

Genç tiyatrocular olarak siyasal kavgaya giriyorsunuz, o nasıl başladı?

Tüm dünyada o dönem bir siyasallaşma vardı aslında. Vietnam Savaşı’na karşı çıkış, Paris’teki 68 olayları... Bizde de yankı buldu. 68’e geldiğimizde bizde de müthiş bir siyasallaşma var, gençlerin politik hareketi var. Tiyatrolar da bu harekete katılıyor. O arada pek çok yeni tiyatro topluluğu kuruluyor. Aziz Nesin, Brecht, Nâzım Hikmet oynanıyor. Yeni yazarlar çıkıyor ortaya. Sol düşüncenin gelişmesiyle ilk defa sanatla düşünsel akımlar ve işçi hareketi aynı çizgide bir araya geldi.

Tüm bunlar 27 Mayıs Anayasası sayesinde oluyor, ortam nasıl o dönem?

O zamana kadar yasaklı olan düşüncelere bir kapı açıldı. Yıllar sonra “Bu anayasa bize fazla bol geldi” dedi Demirel. Çünkü bir özgürlük anayasasıydı. O zamana kadar Marx yok, Brecht yok, Nâzım yok. O kapı açılınca yeni anayasayla birlikte dallar tomurcuklanmaya başladı. Ben Nâzım’ı o sıra keşfettim. Onu okuduğum anda “bu benim şairim” dedim. O günden bugüne dek yola birlikte devam ediyoruz. Brecht’i de o dönemde tanıdım, o da aynı zamanda yayımlanmaya başladı. Rönesans diyorum bu sürece. O güne kadar yasaklı olan düşünceler ortaya çıktı bu özgürlük ortamında ve kültür-sanat alanında yeniden doğuş başladı.

12 Mart baskı süreci geliyor ardından, nasıl ayakta kaldınız?

Bizim işçi kolu diye bir amatör grubumuz vardı, kendi yetiştirdiğimiz oyuncular. Grevlerde oynadılar. İşçi tiyatroya gelemiyorsa biz gidiyorduk onlara. Rahatsız oldular tabii. Darbeciler ilk olarak Küba Devrimi’ni anlatan “Havana Duruşması”nı yasakladılar ve tehdit ettiler; “Bu oyunu kendi isteğinizle kaldırmazsanız, biz tiyatroyu tamamen kapatacağız” dediler. Baktık ki, 15 kişi bu tiyatrodan ekmek yiyor, peki dedik. Onlar da “kendi istekleriyle kaldırdılar” diye ilan ettiler. Halbuki tepeden inme bir yasaklamaydı o. Biz “Asiye Nasıl Kurtulur”u oynamaya devam ederek tiyatroyu ayakta tutabildik. Sonra turnelerimiz engellendi. 12 Eylül’de de aynı şey oldu. Büyükşehirlerde göz yumuyorlar biraz ama Anadolu kapıları kapanıyor. İzin alamıyorsunuz Emniyet’ten, oyunlar yasaklanıyor, sansürleniyor. Sonra polis kameraları geliyor tiyatronun kapısına. İnsanlar siniyor, mimlenmekten korkuyor.

En acımasızı o...

Gericileşme dönemi buradan başladı diyebilir miyiz?

Doğru. Ama yine de hemen sonrasında bir toparlanma var 70’lerde. Asıl en büyük darbe 12 Eylül tabii. En acımasızı o. Kökünden silip süpürüyor. İdamlar var. “Asmayalım da besleyelim mi?” diyor paşa. İnsanlar korkudan kitaplarını banyolarda yakıyorlar, denize atıyorlar, Boğaz’ın tepelerinde çukur kazıp gömüyorlar. Öyle bir terör ortamı esiyor ki, gençlik, sol kesim hapishanelerde. Amaç bundan sonraki kuşaklara gözdağı vermek. Özal dönemiyle zaten tamamen apolitik bir genç kuşak yetiştirilmiş oluyor.

“Darbe mahkemelerinden beter bugün” diyor Ali Sirmen...

Daha fazlasına katılıyorum. İnsanlar niçin içeri atıldıklarını bilmiyorlar. Bir yıldan fazla iddianame yazılmasını bekliyorlar. Neyle suçlandığını bilmiyor mesela Osman Kavala. Bir bildiriye imza attı diye akademisyenler mesleklerinden atılıyor, yurtdışına çıkmalarına izin verilmiyor, tutsak ediliyor. Ortada bir mahkeme yok, karar yok, dava yok, zaten hukuk yok. Tek adam sisteminden adalet beklenebilir mi? Ordunun yapısını alt üst ettiler, yargı alet oldu. Sonra da yanıldık diyorlar. Son dönem saldırganlık arttı. Muhalefete tahammül yok. Gazeteciler, tiyatrocular, haber programı spikerleri tehdit ediliyor, hedef gösteriliyor, yargı hemen harekete geçiyor. Resmen korku imparatorluğu görüntüleri. Askeri darbelerin hiç olmazsa geçici olduğunu biliyorduk. Yeni bir anayasa yapılacak, seçim yapılacak, iyi kötü yeniden demokratik düzene geçilecek diyorduk.

Çağdaşlık, laiklik...

Siz sosyalist olarak Mustafa Kemal’e saygınızdan hiç vazgeçmediniz.

Elbette. O temelimizdir her zaman. Büyük bir antiemperyalist savaşı yönetiyor. Nâzım’ın da büyük saygısı var. En güzel dizeleri yazmıştır onun için Kuvayi Milliye Destanı’nda. Oradan başlıyor iş. Önce bir antiemperyalist Kurtuluş Savaşı, ardından aydınlanma hareketi, çağdaşlık, laiklik, demokrasi, bütün bunların temeli Atatürk’ün düşüncesinde var. Önce oraya ayak basacaksın, ondan sonraki adımlarınla daha ilerisine de karşıdevrim dinin desteğiyle başarıya ulaştı. Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi karşıdevrimi besleyen bir güç oldu. İnsanlar oraya sığındılar. Din çok ayrı bir belirleyici güç. Hele bizim gibi toplumlarda. Biz Doğulu bir toplumuz. Bir ayağımız Batı’da ama kökenimiz Doğu’da. Burada din çok belirleyici olabiliyor. Karşıdevrimin tutmasının nedeni de bence din. Onlar da biliyorlar ve bunu besliyorlar. Çünkü din bireyleşmeyi ve özgürleşmeyi özendirmiyor. Bilakis biat kültürünü, kul olmayı, itaat etmeyi öneriyor. İnsanları çocukluktan başlayarak öyle eğitirsen senin dediğin yola girer ve onu istediğin gibi kullanabilirsin. Biz de tersine, her şey insanın kafasıyla beyniyle oluyor, birey ol diyoruz. Aydınlanma diyoruz. Kendi haklarına sahip çık, itiraz et, insana yakışan budur diyoruz gidebilirsin. Ama onu inkâr edemezsin, o temeldir. Yirminci yüzyıla damgasını vuran tüm devrimler karşıdevrimle çöktü, tersine döndü. Bir tek bizimki inatla ayakta. Eskisinden daha değerli benim için Mustafa Kemal. Karanlık yoğunlaştıkça onun değeri artıyor.

Mahir Çayan’ın, Deniz Gezmiş’in de saygısı büyük, sosyalistler sahip çıkıyor değil mi Mustafa Kemal’e?

Çünkü antiemperyalist. TİP hareketi çok önemlidir. Sol birlik halinde, ilk seçimde Meclis’e girmiştir. Ve 5 - 6 milletvekili altüst etmiştir Meclis’i. Çetin Altan, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar var. Ne kadar güçlüydü sol ve bir sonraki seçimde daha da iyi olacaktı işler. Ama tabii ki emperyalizm, her türlü numarasıyla o hareketi parçaladı. Onun içinden Milli Demokratik Devrimciler çıktı. Emperyalizmin böl yönet hikâyesi... Sonrasında zaten hiçbir zaman da bir araya gelemedi sol. Hâlâ bölünüyorlar. Bir avuç insansınız. Bir arada ağırlık koymak gerekirken bölüne bölüne sembolik bir hareket haline geldi.

Özgün hareket

Gezi Direnişi ne düşündürdü size?

Benim için çok önemli bir hareket. Özgün tarafı güzel. Hiçbir ideolojiye dayanmayan, kendiliğinden gelişmiş bir hareket. Kural tanımayışı, zekâ, mizah patlaması hayranlık uyandırıyor. Böyle bir şey olacağını düşünemezdim. Bu konularla hiç ilgilenmediğini düşündüğümüz insanları bir araya getirdi. Bu arada benim kızım da torunlarım da vardı. Onlar da istiyorlardı Taksim’e gitmek, gittiler de. İlkokula, ortaokula kadar yansıyan bir olay, müthiş bir coşku, zekâ ve yaratıcılık bereketi var.

Büyük bir itiraz hareketi. Meğer neymiş bu ülke? Ne potansiyel varmış ve bugüne kadar neredeymiş?

Otoriteye karşı, baskıya karşı... “Sen benim ne giyeceğime, ne yiyip içeceğime, kiminle ne yapacağıma karışamazsın” diyor. Birey olarak özgürlüğüne sahip çıktı insanlar. Ama tabii sonu kötü oldu. 1 Mayıs’ta da yürüyemedik. Kime, ne zararı var yürümenin? Daha önce de Taksim’e yüründü ve hiçbir şey olmadı. Türkiye’nin her tarafından TOMA’ları, motorize kuvvetleri toplayıp getiriyorlar, adım attırmıyorlar. Neymiş efendim? Taksim miting alanı değilmiş. Ama 15 Temmuz’da, işine geldiği zaman gece gündüz sürekli miting alanı haline geldi orası, ona itiraz yok.

Erdoğan her şeyi kazandı ama Gezi’yi kaybetti. Unutamıyor değil mi?

Evet. Bence sarı yeleklilerden de huylandı

huylandı. Bize de bulaşır mı korkusu var. Örnek olarak onu veriyor, tehdit ediyor. Burası Paris değil, diyor. Keşke olsa. Orası gibi demokrat olsa, çağdaş olsa. Orada da sağcı hareketler çok güçleniyor ama demokrasi kurumsallaşmış, insanlar düşüncelerini korkmadan koyabiliyorlar ortaya. Buradaki gibi biat kültürü yok. İşte onu pekiştirmek için sürekli imam hatipler, kuran kursları açılıyor.

Osmanlı özlemi

AKM yıkıldı, cami yükseldi. Simgesel dönüşüm söz konusu diyebilir miyiz?

Bu hareketin simgesi camidir, felsefesini o belirliyor diyebiliriz. Cumhuriyetin, çağdaşlığın alternatifi olarak kullanılıyor. Atatürk’ün karşısına dikiliyor. Osmanlı özlemi. AKM’nin paraleli de Muammer Karaca Tiyatrosu’dur. O da çürümeye terk edildi. Kapısında sarhoşlar barınıyor. Bu binalar çağdaşlığı, kültürü, sanatı simgeleyen binalar. Aynı zamanda rant getirecek yerler. Karaca Tiyatrosu, bir tiyatro salonu olarak belediyeye bir şey getirmiyordu. Ama orayı beş yıldızlı otel yapmak üzere Araplara verirsen çok para getirecek. AKM’yi de kendi düşünce yapılarına göre rant getirecek bir kültür merkezi yapacaklar. AVM kafası işte. Zaten tiyatrolar da AVM’lere sığındı. Şimdi hepimiz artık göçebe olduk. o AVM senin. bu AVM benim, dolanıp duruyoruz. İyi ki AVM’ler var ama, yoksa oynayacak salon bulamayacaktık. Üniversite salonlarını, Devlete ait salonları, AKP’li belediyelerin kültür merkezlerini muhalif tiyatrolara vermez oldular. Kenter Tiyatrosu yaşasın diye haftada bir orada devam ediyorum. Öteki günlerde göçebeyiz. Belki genç tiyatro topluluklarının getirdiği bir çeşitlilik, bir taze kan var ama o yerleşik tiyatro kültürü yok oldu.

Sol liberal siyaset hakkında ne diyeceksiniz, çok arkadaşınız kandırıldı mı?

Sadece onlar değil bütün Avrupa, dünya yanıldı. Türkiye’de demokrasi olacağını sandılar. Askeri vesayet bitecek, Türkiye’de ileri demokrasi olacak, bu arada diğer sorunlar çözülecek, buna nasıl inandılar? Adamın geçmişi belli. Kimin dizinin dibinde oturduğu belli. Fotoğrafları var... Demokrasi benim için bir tramvay, istediğim yerde binerim, istediğim yerde inerim diyen bir adam. Çok tutarlı. Şiir okudu diye hapse atılmasını onaylamam ama o şiirin ne dediği de belli. Kafası belli. Bizi nereye götüreceği belli. Bu adamdan nasıl bir demokrat çıkabileceğini düşündüler?

Aydın nereye kadar yanılabilir?

Bilmiyorum hakikaten, haklarında kötü konuşmak istemiyorum. Ama çok büyük hayal kırıklığı benim için. Ben o insanların Taksim meydanındaki büyük ekranda, televizyon kanallarında büyük sözlerle Erdoğan’ı destekleyen demeçlerini izlediğimde gözlerime inanamadım, yanlış görüyorum herhalde, böyle bir şey olamaz dedim. O referandum bir kırılma noktasıydı. Orada başladı sistem tek kişiye bağlanmaya, oradaki değişimle başladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Oradaki o yanılma olmasaydı, yetmez ama evetçilerin desteğiyle o referandum geçmeseydi buralara kadar gelinmezdi. Onun için çok suçlular ve çok sorumlular bütün olup bitenden.

Maya tuttu

İçinde bulunduğumuz çürümüşlükten çıkabilir miyiz?

Bu ülkedeki birikimin yok edilebileceğini sanmıyorum. 1923’ten gelen cumhuriyetin ve Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı arkasından getirdiği devrimlerin silinebileceğini sanmıyorum. Bugün en sağcı adamlar bile, dile laf ediyorlar ama öz Türkçe kelimelerle konuşuyorlar. Çağdaş diyor mesela. İmam hatip mezunu ama okul diyor mesela, mektep demiyor. Silinemez bu. Bu maya tuttu diye düşünüyorum. İnsanlar özgürlüğün tadını aldılar, kadınlar eşit yurttaş olmanın değerini gördüler, bundan vazgeçmezler diyorum. Bunu geriye çevirmek isteyen çok etmen var tabii. Çünkü bir yerde din diye bir şey var. Din çok güçlü bir kurum. Dikkat edersen Polonya’da, Sovyetler Birliği’nde de karşıdevrim dinin desteğiyle başarıya ulaştı. Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi karşıdevrimi besleyen bir güç oldu. İnsanlar oraya sığındılar. Din çok ayrı bir belirleyici güç. Hele bizim gibi toplumlarda. Biz Doğulu bir toplumuz. Bir ayağımız Batı’da ama kökenimiz Doğu’da. Burada din çok belirleyici olabiliyor. Karşıdevrimin tutmasının nedeni de bence din. Onlar da biliyorlar ve bunu besliyorlar. Çünkü din bireyleşmeyi ve özgürleşmeyi özendirmiyor. Bilakis biat kültürünü, kul olmayı, itaat etmeyi öneriyor. İnsanları çocukluktan başlayarak öyle eğitirsen senin dediğin yola girer ve onu istediğin gibi kullanabilirsin. Biz de tersine, her şey insanın kafasıyla beyniyle oluyor, birey ol diyoruz. Aydınlanma diyoruz. Kendi haklarına sahip çık, itiraz et, insana yakışan budur diyoruz.

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Ali Sirmen, Çetin Altan, Behice Boran, Genco Erkal, Aziz Nesin, Deniz Gezmiş