Kapat
A+ A-

Dostlar seni unutur mu...

Veysel gözlerini yitirdiğinde henüz 7 yaşındaydı. İçine kapanmıştı. Babası onu hayata bağlamak için sazla tanıştırdı. Veysel çok sevdi sazı. Gözleri görmüyordu ama gönül gözü binbir renkti. Yunus Emre’den, Pir Sultan’dan şiirler ezberliyor, sazıyla bedeninden bir parça gibi bütünleşiyordu.
Yayınlanma tarihi: 19 Mart 2019 Salı, 23:33

[Haber görseli]

SUNUŞ

Âşık Veysel’i ölümünün 46’ncı yılında saygıyla anıyoruz. 20’nci yüzyılın Yunus Emre’si diye de adlandırılan Veysel Şatıroğlu, yedi yaşında iki gözünü de kaybetmesine karşın, gönül gözüyle her şeyi gördü ve birbirinden güzel şiirler üretti. Aşktan doğaya, insan sevgisinden eğitime, yurtseverlikten dünya vatandaşlığına kadar yaşama dair her alanda dörtlükler yazdı. En güzel şiirlerini nerede yazdı? Köy Enstitülerinde. Okuma yazma bilmeyen bir öğretmen olarak öğrencileri sazla tanıştırdı. Onların da üretmesini sağladı. O, Köy Enstitülerinde öğretirken öğrendi de. Ruhi Su’dan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na onlarca dost edindi. Geçen sonbaharı ben de Âşık Veysel’le geçirdim. Onun üzerine kitaplar okudum. Yaşamını araştırdım.

Doğduğu köye gidip geceledim. Hayattaki kız - ları ve oğlu ile yarenlik ettim. Güzel anılar din - ledim. Adını Âşık Veysel’in koyduğu torunu Lale’nin yıllardır gözü gibi sakladığı Âşık Veysel’in Köy Enstitülerinde öğrencilerine yazdırdığı hatıra defterini elime alınca içimdeki duyguları anlatamam. Âşık Veysel’e dokunmuş gibi oldum. Âşık Veysel’e atfen yazılan sayfalarda Köy Enstitülerinin ne kadar büyük bir eğitim kurumu olduğu bir kez daha orta - ya çıkıyordu. Bu dizide Köy Enstitülerine ilişkin bö - lümde ağırlıklı olarak sözünü ettiğim araştırmadan bir kesit bulacaksınız. “Dostlar beni hatırlasın” diyen Âşık Veysel’e sesleniyoruz, dostlar seni unutur mu?

[Haber görseli]

‘Doğduğum yer mezarım olsun’

Âşık Veysel 21 Mart 1973’te, tam da gönlündeki gibi doğa uyanmaya başladığında Sivas’ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde yaşama tutunduğu onlarca gözünü, sabaha karşı 03.30 sıralarında yumdu. Vasiyeti üzerine ölümünden sonra bir tam gün evde bekletildi. “Azrail gelir gelmez hemen beni alıp toprağa götürmeyin. Bir gün evde kalayım” demişti. Ertesi gün köyün hemen karşısındaki tatlı eğimli Ayıpınarı merasında toprağa verildi. Türk bayrağına sarılı tabutunu taşıyanların hemen önünde oğlu Ahmet vardı. Elindeki irice dikdörtgen teypten Âşık Veysel’in sesi yükseliyordu:

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konar göçer
Ay dolanır, yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Onun da önünde torunlarından biri tabutu taşıyanlara yön gösteriyordu. Toprak ıslaktı, kıştan bahara evriliyordu. Torun çok iyi ezberlemişti yolu. Ezberlemişti ama, yol da yol değildi. Köylüler gide gele iz bırakıp patika haline getirmişti, hepsi o kadar. Nihayet taze kazılmış mezarın başına geldiler. Âşık Veysel’i sazıyla birlikte mezara indirdiler. Sonra kendisinin dediği gibi yaptılar. Teypten kendi sesi yükseliyordu:

Ben gidersem sazım sen kal dünyada Gizli sırlarımı aşikâr etme...

Üzerine, o çok sevdiği toprak kürek kürek atılırken sazı alıp dünyada bıraktılar.

Âşık Veysel, vasiyetine tam uyularak toprağa verilmişti. Orada, Ayıpınarı’nda toprağa kavuşmak istemesinin nedeni şuydu:

Annesi Gülizar onu 79 yıl önce 1894’te, koyunların yaylada olduğu günlerde, eylül sonu ekim başında oracıkta doğurmuştu. Âşık Veysel, nasıl doğduğunu sormuştu annesine. Belki de sormadan anlatmıştı:

“Koyunları sağmak için dağa gideyim dedim. Halime baktım, iyiydim. Daha doğmana vardı epey. Baban da evde yoktu. Çıktım evden, Ayıpınarı’na vardım. Birden sancılandım. Nasıl sancı, tarifi yok. Oracıkta çöktüm kaldım. Etrafıma bakındım, küçük bir çalılık var. Hemen oraya doğru yanaşıp çalının dibine yerleştim. Çok geçmedi, sen geldin. Çevreye bakındım, kimse yok. Göbeğini aldım, bir taşın üstüne koydum, öteki taşı üstüne vurdum da vurdum...”

Âşık Veysel sanki o an doğmaktaymış gibi heyecanla dinlemişti annesini:

“Göbeğinin tam kesildiğini gördükten sonra bir güzel önlüğüme sardım. İşte o sırada davara giden kadınlar geldi. Beni o halde görünce hemen yanıma koştular. Seni ağlar görünce rahatladılar. Demek ki, hayattaydın. Ee benim yüzüm de onları tedirgin edecek halde değildi demek ki... Onları görünce ben de rahatladım. Ben ayağa kalkmaya yönelince, hemen dibime çökmüş olanlar da sevinerek kalktılar...”

[Haber görseli]

Âşık Veysel’in 37 yaşında çekilen ilk fotoğrafı. (Sivas Âşıklar Bayramı)

Gülizar ana o günü unutmadı

Âşık Veysel de doğrulur gibi oldu, annesini dinlerken. Devam etti Gülizar ana:

“Kadınlarla birlikte usul usul eve geldik. Hepimizin yüzü gülüyordu. Sen dünyaya gelmiştin, hayattaydın. Doğumdan sonra seni kucağa almak, ağlayışını dinlemek, hayatta olduğunu bilmek çok güzeldi...”

Gülizar ana o gün Ayıpınarı otlağından bebeğini bağrına basıp yürüyerek eve gelişini hayatı boyunca unutmadı. Yaz bitmiş, sonbahar geliyordu. Koyunların sütünü sağmaya giderken süt vereceği Veysel bebeği bağrına basıp eve getirmişti.

İşte Gülizar ananın Âşık Veysel’i doğurup eve getirdiği yol, Âşık Veysel’in ölümünde cenazesinin evden çıkarılıp mezarına götürüldüğü yol oldu.

Âşık Veysel öyle istedi. “Benim cenazemi evden alın” dedi. “Anamın doğurup eve getirdiği yoldan doğduğum yere getirin, orada toprağa verin. Mezarım, doğduğum yer olsun.”

Işığın peşinde bir ömür

Âşık Veysel, tıpkı doğduğu yer gibi hep toprakla, ağaçla yaprakla, havayla suyla barışık yaşadı, iç içe yaşadı.

On dokuzuncu yüzyılın sonu yirminci yüzyılın başı Anadolu’da doğumdan sonra hayatta kalmanın hiç de kolay olmadığı yıllardı. Bu yüzden de aileler “kaçı hayatta kalırsa” deyip, yapabildikleri kadar çocuk yapıyorlardı. Âşık Veysel’in babası Karaca lakaplı Ahmet 1894 sonbaharında bir oğlu olduğunu mahallenin çocuklarının muştusuyla öğrenince aklına ilk, daha önce doğumdan hemen sonra kaybettiği iki kız geldi. Âşık Veysel’den önce Ahmet baba ve Gülizar ananın üç çocuğu olmuştu. Onlardan bir tek Ali hayatta kalmıştı. İki kızı da çiçek hastalığından ölmüştü. Birer hafta bile yaşamamışlardı. Şimdi yaşama savaşı yeni doğan oğlundaydı. Adını Veysel koyacaktı. Arapça yoksulluk, muhtaçlık anlamına gelen Veysel’in tarihsel kökeni de vardı; Veysel, Hz. Muhammed’e çok yakın bir sahabeydi. Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin yanında savaşmış ve şehit düşmüştü. Aile Alevi-Bektaşi’ydi; Ali’den sonra Veysel yakışırdı.

İki kızdan biri yaşadı

Âşık Veysel’den sonra Şatıroğullarının bir kızı oldu; o da çiçek hastalığından öldü. Bir kızı daha oldu; yaşadı. Adını Elif koydular.

Bebek ölümleri o kadar yaygındı ki, aileler doğan çocuklarında bir süre ad bile vermiyorlardı. Biraz canlanır, yaşama tutunacağı anlaşılırsa ad veriliyordu. Çiçek ölümcül hastalıkların başında geliyordu. Kırmızı kabarcıklar irin doluyor, ateş yükseliyor, devamında kusma geliyor ve bebek eriyip gidiyordu. Bulaşıcı olduğu için her yaşta başa bela olabiliyordu. Bebeklikte ucu ölümdü. İleri yaşlarda gözleri kör edebiliyordu.

Gülizar ana, Karaca Ahmet baba üç yavrularını daha kucağa almadan kaybettikten sonra Veysel’in sağlıklı büyümesinin mutluluğu içindeydi. Veysel, Orta Anadolu’nun bütün özelliklerini gösteren, Kızılırmak’ın suladığı, dağ eteklerinden ovaya toprağın bereketini esirgemediği bir coğrafyada güzel bir çocukluk geçirdi. Derelerden atladı, ağaçlara tırmandı. Baharda tarlalardan sarı çiğdem çiçekleri topladı.

Hatta güneş de topladı...

Hiç unutamadığı çocukluk anlardan biriydi... Beş yaşında mı neydi. Güneş vuruyordu yüzüne. Sonra avcunu açtı, güneş doldu. Babasına seslendi:

-Babaa, avuçlarımda ışık doldu...

Babası takıldı:

-Topla getir hepsini...

Veysel, ışıklı avcunu yumup babasına koştu. Yanına varıp açtığında avuçlarında gölgeden başka bir şey yoktu.

Babası gülümsedi; Veysel yeniden tutacağım deyip, koşarak dışarı çıktı...

Yedi yaşındaydı... Annesi ona güzel bir entari dikmişti.

Veysel, yeni giysisini kendisini çok seven komşuları Muhsine teyzeye göstermek istiyordu. Giydiği gibi sokağa fırladı. Yolun kıvrımları, taşı toprağı ona vız geliyordu. Koşarak gitti komşularına. Muhsine teyze onu sevdi, okşadı. Aynı hızla eve dönerken birden düştü, çamura bulandı.

En son hatırladığı

Kalktığını göremedi...

Çiçek onu yedi yaşında yakalamıştı. Sol gözünü tümüyle kaybetti. Sağ gözü ışığı görüyordu ama ayrıntı seçemiyordu. Düştüğünde gözü kanlanmıştı; bu yüzden gözünün önünde en son kırmızıyı hatırlıyordu.

Anne baba kahroldu... Tam da Veysel’i çiçek illetinden kurtardık derken, yedi yaşında onu da bulmuştu. Veysel’in sol gözünün feri tükenmişti. Bütün umut sağ gözündeki o beyaz ışıktaydı.

Acaba o ışık genişler miydi?

O yıl sağlık taraması yapan devlet görevlileri Veysel’in sağ gözünde perde olduğunu söylediler. Akdağ-madeni’nde doktor vardı, ona götürürlerse o perdeyi alabilirdi.

Eve bir sevinç yumağı düştü, herkese bir iyimserlik geldi. Tarla tokat işleri bitmezdi; Karaca Ahmet, oğlu Veysel’i alacaktı, ilk fırsatta Akdağmadeni’ne gidecekti.

Veysel zaten alışamamıştı gün 24 saat karanlığa. Arkadaşlarını, ağaçlarını, keçilerini, toprağı, çiçekleri görmek istiyordu. Usul usul renkler siliniyordu belleğinden. İşte bir umut belirmişti. Bir an önce Akdağmadeni’ne gidip o doktora görünmeliydi.

Ahırda anne ineğin sütünü sağarken, baba büyükbaş hayvanlara düzen verirken ne olduysa oldu, öküzün boynuzu mu, babanın kullandığı sopanın ucu mu Veysel’in ışıklı gözüne son darbeyi vurdu? O ışık da gitmişti.

Komşular, akrabalar eve doluştular. Gülizar ana Veysel’in gözünü beyaz bir bezle kapattı. Veysel, sanki kaldırınca görüverecekmiş gibi kahırlı bir umut içindeydi.

Bezi kaldırdılar; gözde ışık yok...

Odayı daha fazla aydınlattılar; gözde ışık yok...

Yedi yaşına kadar her mevsimini ayrı sevdiği dünya artık karanlıktan ibaretti.

Babası ilk aklına gelenleri söyledi: “Oğlum seni Beserek Dağı’na götüreceğim. Oraya Hızır gelecek. O senin gözüne elleriyle şöyle bir dokunacak, gözlerin pırıl pırıl görecek... Hatta eskisinden de güzel görecek... Beserek’e Hızır gelecek...”

Doğuştan kör olsa, en azından o güzelim renkleri tanımamış olurdu, belki daha az kahrolurdu. Böyle olacağına keşke o da, öteki kardeşleri gibi bu karanlığı tanımadan göçüp gitseydi. Böylesi düşünceler geçiyordu aklından.

Kul Abdal’ım yalan dünya vefasız
Alemde bir yâre düştüm devasız
Sen bana yar olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimden geri

Gözleri görmüyordu ama gönül gözü binbir renkti. Bir yandan Yunus Emre’den, Pir Sultan’dan şiirler ezberliyor bir yandan sazıyla bedeninden bir parça gibi bütünleşiyordu.

ELİF, ELİ AYAĞI OLMUŞTU

Tümüyle içe kapandı Veysel. Arkadaşlarıyla uyum sağlayamıyordu. Onların içinden iyi niyetle yardımcı olmaya çalışanlar çıksa bile ne oyunlarına katılabiliyordu ne onlarla koşup köyün bir ucundan öteki ucuna koşabiliyordu.

İki kişiye nazı geçiyordu; anacığı Gülizar, kız kardeşi Elif. Gülizar ana teselli sözlerini bitirmişti. Artık ne diyeceğini bilemiyordu. Daha ikinci cümlede tutturuyordu Veysel:

“Diktiğim kavak ağacının büyüdüğünü göremeyecek miyim? Yapraklarını seyredemeyecek miyim? Benim çebiçlerin nerede?” Elif, Veysel’in eli ayağı olmuştu. Hiç yüksünmeden ne derse yapıyor, nereye gidelim derse eşlik ediyordu.

Babanın derdi daha başkaydı. Bu günler belki de Veysel’in iyi günleriydi; büyüyecek akranları askere gidecekti, sonrasında yuva kurmak gerekecekti... Bunlardan öte böyle içe kapanıklıkla Allah korusun ince hastalığa kapılırdı. Ne yapmalı etmeliydi de Veysel’i hayata bağlamalıydı...

Baba Karaca Ahmet, içinden geldiği kültürün de etkisiyle, Veysel’i sazla tanıştırmanın en iyi yol olduğunu düşündü. Sivrialan’la Şarkışla arasından Ortaköy’deki Mustafa Abdal tekkesinde sazla, sohbetle tanışıklığı vardı. Oğluna bir saz aldı. Veysel çok sevdi sazı. Tekkedeki sazlı sohbetlere katılıp aynı zamanda şiirler ezberledi. İlk ezberlediği şiiri 70’inde bile anımsıyordu. Kul Abdal’dandı:

Kul Abdal’ım yalan dünya vefasız

Âlemde bir yâre düştüm devasız

Sen bana yar olman behey vefasız

Var kimin olursan ol şimden geri

Gözleri görmüyordu ama gönül gözü binbir renkti. Bir yandan Yunus Emre’den, Pir Sultan’dan şiirler ezberliyor bir yandan sazıyla bedeninden bir parça gibi bütünleşiyordu.

SÜRECEK

Cumhuriyet İMECESİ