Kapat
A+ A-

‘Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam’

Âşık Veysel’in şiirleri nasıl yazdığı, nasıl aklında tuttuğu, sözlerde sonradan değişiklik yapıp yapmadığı, hangi yöntemle türküleştirdiği, o güzelim tanımlamaları, çiçek tariflerini nasıl yaptığı ayrı bir inceleme konusudur.
Yayınlanma tarihi: 23 Mart 2019 Cumartesi, 11:26

[Haber görseli]

Sağlığında kendisine sorulan bu ve benzeri sorulara verdiği yanıtlar, çevresindekilerin anlatımları, yaşadığı dönemin yazar ve sanatçılarıyla yaptığı sohbetlerden süzülenler birleştirildiğinde ortaya şu tanımlama çıkar:

Âşık Veysel hayal gücünü sözcüğe ve enerjiye çevirebilen, anlatım gücü yüksek, sabırlı, çalışkan, yaşam sevincinin gözlerini hep açık tutan, iç dünyasında uçsuz bucaksız yolculuklar yapan, bunu hepimizin ortak dünyası ile birleştirebilen, sazını vücuduna organ yapan büyük bir dil ustasıdır.

Âşık Veysel şiirlerini gece sessizliğinde yazıyordu. Gece onun bahçesiydi. Gece onun iç dünyasını aydınlatıyordu. Gece ona aitti. Herkes uyuduktan, el ayak çekildikten sonra Âşık Veysel’in ilham perileri harekete geçiyordu. Zaten uyanıktılar ama, üretim saatleri geliyordu.

Önce şiirin genel örgüsünü kuruyordu. Ana fikrini çerçeveliyordu. Ardından sözcükleri bir bir duygularıyla, düşünceleriyle birleştiriyordu. Şiirin ana fikrini, kurgusunu oluşturma aşaması daha uzun sürdüğü için sözcüğe dökme süresi bundan kısa oluyordu. Ancak yine de bir şiiri bir gecede tamamlaması çoğunlukla mümkün değildi.

Bu durumda şiirin, yarattığı kısmını yazdırıp kalanını sonraya bırakma diye bir geleneği yoktu. Şiiri kendi içinde bir bütün olarak tamamladıktan sonra gün ışığına çıkarıyordu. Yazdırabileceği aşamaya geldiği an, bir daha kolay kolay değişiklik yapmıyordu. Zaten yaratma aşamasında şiirin bütün organları oluşmuş oluyordu. Yukarıda aktardığımız sürecin tümünü şu cümle ile özetliyordu:

“Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam.”

Âşık Veysel’in söylemiyle laf pişti, ağızdan çıktı, nasıl kâğıda dökülecek?

Bunun için Türkçe’ye hâkim, imla kurallarını bilen bir kişiye ihtiyaç vardı. Bu çoğu zaman bir öğretmen oluyordu. Sivrialan’da iken köyün öğretmeni, Köy Enstitülerindeyken buradaki öğretmenler Âşık Veysel’in kelime kelime ezberindeki şiiri kâğıda aktarıyorlardı.

‘Ağzına giren değil, ağzından çıkan önemlidir’

Bektaşi kültüründeki “eline, diline, beline hâkim ol” deyişi Âşık Veysel’in yaşam ilkelerinden oldu. Âşık Veysel yaşamı boyunca parayı birinci planda tutmadı. Eğer buna öncelik verseydi, Sivrialan’a dönmez, İstanbul, Ankara’da kalır, ona göre bir hayat sürerdi. 1960’lı yıllarda Ankara’nın Kavaklıdere semtinde büyükçe bir araziyi ona önermişler. Kendisinden çok aile çevresini düşünerek bir an, “olabilir mi” diye bakmış ama, üstüne de düşmemiş. Dil, büyük şair için her şeydir.

Âşık Veysel, dili her bakımdan özenle kullanırdı. Kendisine ait “lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam” sözünün devamı olarak şu da Âşık Veysel’in özdeyişlerinden biridir:

‘Bana altın saz değil, köye köprü lazım’

Âşık Veysel’in Köy Enstitülerinde usta öğretici olarak görev yapıp 1946 yılında Sivrialan’a dönme kararı almasından sonra katıldığı konserler ve benzer programlar dışında köyünden ayrılmadı. Onunla görüşmek isteyenler köye geldiler. Buna devlet büyükleri de dahil. Prof. Necmi Sönmez 1971 yılında Köy İşleri Bakanı oldu. Prof. Sönmez, eskiden beri sevdiği, sempati duyduğu Âşık Veysel için bir şeyler yapmak istiyordu. Görevi de buna uygundu. Yıldızeli’nde Kurt Boğazı Barajının açılışına Âşık Veysel de davetliydi. Bakan Sönmez, şöyle der: “Sana bir altın saz yaptıralım...”

Büyük şair, çok fazla da düşünmeden şu karşılığı verir: “Ben ne yapayım altın sazı. Çalacağım saz zaten var. Bize köprü lazım...” Sönmez bunun üzerine çevresindekilere talimatı verir, Sivrialan’ın pek çok kış başına dert olan sel baskınlarının önüne geçilir.

Söz altından açılmışken bir de altın plak öyküsü aktaralım. Fikret Kızılok, büyük şairin türkülerini kendi müzik anlayışı içinde söyler, “altın plak”ı alır. Kızılok, bu ödülü aldığı gibi Sivrialan’ın yolunu tutar. Kızılok, büyük şairi tebrik ederek söze başlar:

“Senin türkülerinle altın plak kazandım...”

Âşık Veysel sorar:

- Türküleri kim söyledi?

“Ben...”

- O zaman bu ödül senin...

“Ama senin türkülerindi...”

- Olur mu, söyleyen sensin ödül senindir...

Veysel ve Kızılok ödülü birbirlerine vermekte ısrarlıdır. Sonunda büyük şair şöyle bir çözüm bulur:

“Bu Zekine yıllardır benim kahrımı çeker. Bu altın plak onun olsun. Bizden sonra ona hatıra kalsın...”

Öneriyi Kızılok da kabul eder.

Gülizar Ana gibi...

Âşık Veysel’in ilk eşi Esma’dan sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Yalıncak Baba tekkesinde tanıyıp evlendiği Gülizar, Sivrialan köyünü benimsedi. Onun hayatı da yaşadığı dönemin bütün acılarından payını almıştı. Evlendiği insan 1900’lü yılların başındaki bitip tükenmek bilmeyen seferberliklerden sonra çok yaşamamıştı. Ondan olan iki çocuğu da ele avuca gelmeden son nefesini vermişti.

Bu acıların üstüne Âşık Veysel’le evlenip Sivrialan köyüne gelen Gülizar altı çocuğunu da özenle büyütüp yetiştirdi. Oğlu Ahmet, ilk yoldaşı İbrahim, sonraki yoldaşı Veysel Erkılıç, bir başka deyimle Küçük Veysel’in ardından yol arkadaşlığı etti babasına. Öteki oğlu Bahri öğretmen oldu, sazı da bırakmadı.

Kızlar Zöhre, Menevşe, Zekine, Hayriye Anadolu geleneği içinde ailenin gösterdiği yoldan hayata devam ettiler. Köyden evlendiler. Çocuklarına verecekleri adları, ailenin en büyüğüne Âşık Veysel’e danışıyorlardı. Çocukların adları Menevşe’den Ahmet’e aile bağlarının devamı olarak kondu. Ama torunların adlarında Âşık Veysel’in dünyası vardı.

Büyük dostluk ettiği Sabahattin Eyüboğlu’nun adı Âşık Veysel’in torununda yaşıyor. Saz ustası Şemsi Yastıman’ın adı bir başka torununda büyüyor.

Veysel gurbetteyken bir kız torunu olmuş. Sormuşlar; adını ne koyalım. Aylardan mayıs, “Lale mevsimindeyiz” demiş Âşık Veysel... Bir başka torununun adı Çiğdem... Torunlarını türküleriyle çiçeklemiş. Torunlardan birinin adını da Gündüz koyun demiş Âşık Veysel. Öğretmen oğlu Bahri’nin kızı Gündüz, dedesinin en anlamlı adlardan birini kendisine verdiğini söylüyor.

Dimdik yürürdü

Çocuklarının ardından torunlarıyla zengin bir ömür yaşayan Gülizar ana Sivrialan köyünde dimdik yürüyüşü ve cömertliğiyle biliniyor.

Bir de kıskançlığıyla...

Gülizar ana o geniş yüreğiyle her şeyi kaldırırdı da, Esma’dan söz edilmesine dayanamazdı. Âşık Veysel’le arada bir atıştılarsa o da bu yüzdendir. Çünkü Gülizar ana, Âşık Veysel’in Esma’ya görünme olasılığının olduğu yerlerden geçmesini istemezdi. Âşık Veysel de giderken başka sokaktan geçse de dönüşte Esma’nın olduğu sokaktan dönerdi. Gülizar ana nasıl çıldırmasın!

Âşık Veysel’in son nefesine dek yanından ayrılmayan Gülizar ananın uzun entarisinin yan cepleri vardı. Bu ceplere bazen meyve, bazen pişmiş bulgur koyardı. Köyde yürürken karşılaştığı çocuklara bunlardan verirdi. Gülizar ananın cebi giderek büyüdü, uzaktan da fark edilir hale geldi.

1991 yılında 105 yaşında ölen Gülizar ana Âşık Veysel’in hemen yanına gömüldü. Düşüp ayağını kırmasa daha da yaşayacaktı. Sivrialan’da hâlâ bir kişinin cebi dışarıdan görünecek kadar büyükse, hele bir de içi doluysa karşıdan gelen ona şöyle seslenir: - Ne o öyle, Gülizar ana cebi gibi!

Mustafa Ekmekçi'nin kaleminden Aşık Veysel

'Her duygum kulakta'

Âşık Veysel nasıl ki tam bir halk ozanı ise Mustafa Ekmekçi de tam bir halk gazetecisidir.

Yaşamının son 10 yıllık diliminde, gözlerini kapadığı 21 Mayıs 1997 yılına dek, Cumhuriyet çatısı altında birlikte çalıştığımız, mesai büyüğüm olan Mustafa Ekmekçi hep halkın arasındaydı. Pek çok özelliğinin yanı sıra dizi köşe yazılarıyla da ünlüydü. Bir konuyu ele aldı mı, sonuna dek gider; gerekirse art arda 10-12 köşe yazısı yazardı. Ekmekçi, Cumhuriyet’ten önce Yeni Ortam gazetesinde yazıyordu. 1 Ocak 1973’ten 6 Ocak’a dek 6 gün Âşık Veysel’le yaptığı röportaj yayımlandı.

Yaptığımız araştırmaya göre bu, Âşık Veysel’le yapılmış son uzun röportaj. Büyük halk şairinin esprili konuşması ile Mustafa Ekmekçi’nin akıcı dili bir araya gelince ortaya günlük gazete sayfaları arasında kalmaması gereken kalıcı bir metin çıkmış. Röportajda Âşık Veysel, 78 yaşında olduğunu söylüyor. 21 Mart 1973’te 79 yaşında ölen Âşık Veysel, sık Ankara’ya gelişlerinden birinde Ekmekçi ve dostlarıyla buluştu. Belli ki 1972 yılı sonunda Ekmekçi bu görüşmeyi yaptı, yeni yılın ilk gününde yayına kondu.

Âşık Veysel’in Ekmekçi’ye verdiği röportajda kitabın öteki sayfalarında aktardığımız bilgiler de var. Tekrar olmaması bakımından bu bölümleri çıkarıp, 6 günlük metni olabildiğince bütünlüğünü bozmadan aktarmaya çalışalım. Şimdi kalem Ekmekçi’nin söz Âşık Veysel’in:

Başaran’ın şiiri

Veysel’i en güzel anlatan şiirlerden biri de Başaran’ındır (Köy Enstitüsü kökenli öğretmen yazar). Şöyle diyor Başaran:

‘İşte Sivrialan köyünden Veysel Unutulmaz sesi aşkın Bir karanlığı gezdiriyor dünyada Bildiği tek gündüz dostluk...’

Ömrü otellerde hanlarda geçti

Veysel’in ömrü otellerde, hanlarda geçti denebilir. Yurdunu karış karış, çoğu yaya dolaştı. Arandığı, istendiği yerlere sık sık gitti. ‘Kurt doyduğu yere dokuz kere varır’ derlermiş. Veysel’in İzmir’e seferi sekizi, İstanbul, Ankara’ya yirmiyi otuzu aşmıştır. Güneye beş altı kere gitmiş. Her seferinde otellerde yatar. ‘Köyde otel olsa evimde değil, otelde yatarım’ der, ‘o kadar alıştım otellere’.

‘Her duygum kulakta’

- Veysel amca, şimdiye kadar dolaştığın yerleri bir hesap etsek ne kadar tutar?

- Vallahi bilmem ki... Türkiye’yi hep dolaşırım.

- Kaç kilometre tutar?

- Ne bileyim yahu...

- Bir gittiğin yere birkaç sefer gidiyorsun tabii.

- Evet, öyle olmasaydı Türkiye de az gelirdi ya. Kurt doyduğu yere dokuz kere varır derler, fazla rağbet gördüğümüz yere, oraya gidek diyoruz, oraya gidiyoruz. İzmir’e var belki yedi, sekiz seferim. İstanbul, Ankara malum.

- Köyden şehre taşınmak istedin mi?

- İstesem taşınırdım amma, orayı bırakmak istemedim. Çünkü beni kasabalar sıkıyor. Sebebine gelince, zaten insanda dört kapı var. Göz, kulak. Göz zaten kapanmış. Her duygum kulakta olduğu için böyle gürültülü yerlerde kulağı da kapatıyor, onun için... Sonra bir hal daha vardık ki; mesela burda geldim, oturdum, kapandım, kendi kendime çıkıp dışarıya, gezemem. Ama köyde olursam istediğim eve gidebiliyorum. Çıkıp kendi kendime gezebiliyorum. Burda elinden tutunca nereyi gezsen kendine hâkim değilsin. Onun reyinde geziyorsun.

SONSÖZ

Adını anınca, akla ilk güzelim türkülerin, anlamı derin şiirlerin, Türkçenin bütün zenginliklerini ortaya koyan anlatım zenginliklerinin geldiği Âşık Veysel’i düzyazı ile anlatmak zor. Hatta olanaksız.

Şiir gibi yaşamış bir halk ozanın yaşamından kesitler sunduk.

Bir kişi en zorlu durumda bile gülebiliyorsa, güldürebiliyorsa; o, yaşama tutunmadaki en güçlü dayanaklara ulaşmış demektir.

Bir kişi kendisini doğadaki bütün canlıların bir parçası gibi görebiliyorsa, daldan bir yaprak düştüğünde içi kıpırdıyorsa; o, yaşamın en güçlü sırlarına ermiş demektir.

Bir kişi yüzlerce yıldır süregelen geleneklerin bir parçası olup çağın en yeni araçlarıyla barışık yaşıyorsa; o, değişimin gücünü görmüş demektir.

Bir kişi derdini, düşüncesini, hayalini herkesin anlayabileceği bir durulukta ifade etmeyi başarıyorsa; o, ruhuna ayna tutmayı başarmış demektir.

Bir kişi ölümü şiirle karşılayıp, yaşamın bir başka evresi görecek kadar ölümü aşmışsa; o, ölümsüzlüğe ulaşmış demektir.

Âşık Veysel şimdi bütün sevenlerin gönül köşklerinde...

Âşık Veysel şimdi bütün tomurcuklanan ağaçların özsularında...

Âşık Veysel şimdi Kızılırmak’ın toprak rengi sularında...

Âşık Veysel şimdi bütün insanlar kardeşçe yaşasın diyenlerin vicdanlarında...

Âşık Veysel şimdi baharda uyanan toprağın çiçek köklerinde...

Âşık Veysel şimdi dost sofralarında...

Âşık Veysel şimdi Hacıbektaş Veli’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Pir Sultan’ın yanında...

Âşık Veysel şimdi saz tellerinde...

Sivas ellerinde...

Mustafa Balbay’ın Âşık Veysel araştırmasının tamamı Halk Kitap’tan “Gönül Gözünde Binbir Renk” başlığıyla kitap olarak yayımlanmıştır.

Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Mustafa Balbay