A+ A-

Urfalı Osman’ın yaşam öyküsü ‘bu kadar da olmaz!' dedirtti

Doktorluk hayaliyle gece gündüz ders çalışan Urfalı Osman, Sara hastalığına yakalanınca toplumdan dışlanışını şu cümlelerle anlattı: Delirdim sandılar. Sevdiğim kız bile bana deli diyordu. Doğu'nun toplum baskısı insan hayatını bitirebiliyor.
Paylaş
instela'da paylaş
Yayınlanma tarihi: 07 Ağustos 2017 Pazartesi, 19:50

Kavurucu sıcağın altında, Şanlıurfa’nın taş sokaklarında yürürken terzilerin ve çay ocaklarının olduğu büyük avlulu handa buluyorum kendimi. Sıcaktan bunalan bedenimi saçlarımdan kurtarmak için tepemde topuz yapmaya çalıştığım sırada karşıda duran boyacıyı görünce, yıpranan sandaletlerimin de toz içinde kaldığını fark edip yanındaki tabureye çöküveriyorum. Yöre halkı tarafından namıdiğer Kral Osman olarak anılan 60 yaşındaki boyacı, içtenlikte selamlıyor beni. Ardından çaylar söyleniyor. Bir eliyle ayakkabımı boyayan, diğer eliyle de sigarasından iki nefes çeken Kral Osman ile ilerleyen dakikalarda geçirdiği hastalık sonucu toplumdan nasıl dışlandığını ve bu nedenle hayallerine nasıl veda ettiğini konuşuyoruz.

Acılarla dolu bir öykü...

Genç yaşında kansere yenik düşen babasının “Keşke oğullarımdan biri doktor olsa”, deyip durmasıyla başlamış boyacı Osman’ın, namıdiğer Kral Osman’ın acılarla örülü öyküsü. O, 13 yaşındayken kanserle savaşan babasının, ‘Cerrah gelmiş yaralarım sarıyor / Söyle doktor söyle ölecek miyim?’ türküsünü her mırıldandığında, bu sözler ok gibi saplanırmış Osman’ın minik kalbine... İşte o an doktor olmayı her şeyden çok istemiş. İki yıl geçen arada babasını kaybeden Osman, bu hayalini gerçekleştirmek için Ankara’da sağlık meslek lisesine kaydını yaptırmış. İple sarılı kahverengi valizine eşyalarıyla birlikte hayallerini de sığdıran delikanlı, bindiği otobüsün camına başını dayar dayamaz gelecek güzel günleri düşlemiş. Bir düş ki elindeki tıp diplomasıyla babasının mezarı başında, doktor önlüğüyle annesinin karşısında... Ver elini askerlik... Ardından iki alyansla sevdiceğinin ailesinin karşısında... Fakat düşlerden çabuk uyanılır ya! Ne yazık ki Osman da erken uyanmış. 70’li yıllar... Bu yolculuğun üzerinden tam iki yıl geçmiş. Öğretmenlerinin övgüyle bahsettiği ve tıp fakültesini kazanacağına kesin gözüyle bakılan delikanlı sonuncu sınıfta.... Ancak hayat yine örmüş ağlarını, aniden gelen bir krizle hastalığı nüksetmiş. Teşhis epilepsi... Halk diliyle sara. O yıllar bu hastalığın ne olduğunu bilmeyen bir toplumda nasıl bir panik yaratıyorsa, Osman’ın Urfa’da yaşayan yakınları için de aynı algıyı yaratmış. O günlerde herkesin dilinde şu sözler, “Osman nasıl doktor çıkacak ki Osman deli... Deli... Deli... Deli...” Sara nöbetleriyle savaşırken, insanların küçümseyen bakışlarını ve de üzerine yapışan deli damgasını bir de Kral Osman’dan dinleyelim: Çok başarılı bir öğrenciydim. Hayalini kurduğum tıp fakültesine gitmeye 1 yıl kalmıştı. Doktor olup annemin yüzünü güldürecek, babamın arzusunu yerine getirip kardeşlerime de faydam olacaktı. Fakirlik bitecekti. Fakat olmadı. O hastalığın adını duyan değil yardım etmek, “Salim’in oğlu deli olmuş” diye acımasızca yaftayı yapıştırdı. Değil üniversiteye gitmek liseyi bile bırakmak zorunda kaldım.

-Bu durumla nasıl başa çıktınız?

O zamanki Urfa şimdiki kadar kalabalık değildi. Herkes birbirini tanırdı. Adım deliye çıkmıştı bir kere. Sokakta oynayan çocukların yanından üç kez şu kelimeyi duymadan geçemezdim. Deli Osman, Deli Osman... Tam üç kez Deli... Deli... Deli... Bu durum beni mahvetti. Mahallede sevdiğim kızın bile beni deli olarak andığını duydum. Aslında en büyük hayalim tıp fakültesini bitirip askere gidip sevdiğime kavuşmaktı. Ancak olmadı. Okul hayatım bitti. Zaten askerlik yapamazdım. Evlilik dersen... Kimse iş vermezdi. Nitekim vermedi de. Kaldı ki deliye kim kız verirdi? (Bir iç çekerek ikinci sigarayı yakıyor.)

‘Çilelerin tek nedeni cehalet’

-Doğu’da toplum baskısının sadece kadını değil. Aynı zamanda erkeği de delirteceğini söylediniz.

Aynen öyle. Bu topraklarda kadın küçük yaşta evlenmemişse hiçbir değeri yoktur. Gerçi küçük yaşta evlendirilenin de değeri yok ama sadece sürüsüyle erkek çocuk doğuran kadın için şartlar daha iyi.

Çocukla gelen statü

Yani kadının yerinin sağlamlığı tamamen doğurganlığı ve de doğurduğunun cinsiyetine bağlı. Erkek için de evlilik ve erkek çocuk sahibi olması toplumda edineceği statüyü belirliyor. Her şeyden önemlisi evlilikler ailelerin istediği kişilerle yapılıyordu. Çoğu damat gelini gerdekte görüyordu. Bu iki taraf için de kâbus gibi bir şey. Hepsinin tek nedeni de kör cehalet. 80’li yılların başında İstanbul’a giden Osman, burada boyacılık yapmaya başlar. Para kazandıkça morali de düzelir, kendine güveni gelir. Sara nöbetleri ise yok denecek kadar azalır. Geçmişinden kurtulmak ve üzerine yapışan deli damgasının tüm izlerini silmek adına, 18 yıl boyunca ekmek teknesi olan boyacı sandığına Kral Osman yazısını yazdırır. Urfa’daki delilik, İstanbul’da yerini krallığa bırakır.

Memlekete geri dönüş

Yaş olur 40. Hayatından çok şey geçmiştir. Umutları, hayalleri ve memleketine sırtını dönen Osman için şimdi bir yuva kurma vaktidir. Türkücü İbrahim Tatlıses ve Mahmut Tuncer’in de destekleriyle düğünü yapılır. Şimdiki karısıyla girdikleri yuvada iki çocuğu olur biri kız biri erkek.

-Şu an Urfa’dasınız. İstanbul maceranız nasıl sonlandı. Memkete geçmişle hesaplaşmak için dönmüş gibisiniz.

Aynen öyle. Neredeyse aradan bir ömür geçti ve beni sistemin dışında bırakan bu topraklara meydan okumak için geri geldim. Artık Kral Osman olarak anılıyordum ama bir kral kendi vatanından başka bir yerde durabilir miydi? (Gülümsüyor.) 2008’de geri geldiğimde memleketimin çok değiştiğini gördüm. Ne beni dışlayan insanlar kalmıştı ne de o mahalle. Artık rahattım. Kral Osman’ın şimdiki tek çabası, 18 yaşındaki kızı ve 16 yaşındaki oğlunun tıp okuyup hayatlarını kurtarmaları... “Böylece hayallerimi onlar yaşatacak” diyor ve çocuklarına güzel bir gelecek hazırlamak için var gücüyle çalışıyor 60’larındaki Urfalı Kral Osman.

Toplum baskısı çıldırtır

Güneydoğu’da kadın nasıl küçük yaşta evlendirilip bir karanlığa sürükleniyorsa, erkek için de durum aynı...

Değil 40 yıl önce, Güneydoğu’da şimdi bile kadınların olduğu kadar erkekler için de evliliğin zor olduğunu ve de toplum baskısıyla insanın aklını bile yitireceğini anlatıyor Kral Osman. Adını vermediği mahalledeki sevdiğinin de onu sevdiğini ama eğer onunla yakınlık kurarsa ailesi tarafından şiddete uğrayıp toplum tarafından da dışlanmaması için onunla alay ettiğini söyleyen Osman, gözleri dolarak anlatıyor o azap günleri: Toplum baskısı adamı çıldırtır. Bu baskı kadına da bir, erkeğe de. Buralarda kadın nasıl küçük yaşta evlendirilip bir karanlığa sürükleniyorsa, erkek için de durum farksız. Ancak çok güçlü olman şart. Yani erkek maddi yönden güçlü olduğu kadar manevi olarak da güçlü olmalı. Örneğin aile büyükleri ben sara olmadan önce benimle bir akrabamızın kızının evlenmesini uygun görmüşler. Sara olduğumu duyan aile büyükleri beni linç etmek istedi. Aylarca sokağa çıkamadım. Ancak şimdi durum biraz daha farklı. Nüfus çoğaldı ve Urfalı aileler çocuklarının okuması için yurtdışına bile gönderiyorlar. Dışarıdan gelinler alınıyor. Giyimler modernleşti. Eskiden konaklarda yaşardık şimdi ise büyük havuzlu sitelerde yaşıyorlar. Aşiretcilik azaldı. Ancak o dönemler de bir de cebinde paran yoksa insan olmak bile zordu. En zoru da birlikte sokakta oynadığım, sırrımı paylaştığım ve ilkleri yaşadığım çoğu arkadaşım bile bana deli deyip geçti. Hastalığımın delilikle ilgisinin olmadığını anlatmaya çalıştım ama nafile. Cahillik zor. İnsanların kafasında yer etmişti bir kere. Damgalanmak ölümden beter. Zaten sağlıklı da olsan en geç 22’sinde evli bir erkek değilsen ya da 24’ünde bir erkek babası değilsen insan da sayılmazdın bu topraklarda. 6 yıl Urfa’da kaldım. Deli dediler ama hiçbir deliliğimi de görmediler. (Acılı bir gülümseme düşüyor yüzüne.) Ne acı ki insan, toplumun dayyattığı gibi yaşamayınca affedilmiyor. En kötüsü de kendi toprağında ve vatanında barınamıyor.

Comment disclaimer

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

İbrahim Tatlıses