A+ A-

Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay: Dayanın, sonuna geldik

Şaka gibi bir tarih. 24 Temmuz, basında sansürün kaldırılışı nedeniyle Basın Bayramı olarak kutlanan gün. Ama sonuç bayram olmadı. 5 günlük duruşma sonucu 7 arkadaşımız tahliye edildi. 5 arkadaşımız hala orada. 11 Eylül’deki duruşmalarını bekliyoruz. Biz orayı beklerken, çıkan 7 arkadaş, 9 aylık mahpusluklarını ve bundan sonrasına ait duygu düşüncelerini, gazetelerine anlattılar...
Yayınlanma tarihi: 01 Eylül 2017 Cuma, 19:24

Cumhuriyet, Türkiye’nin en eski gazetesi. Başının hep belada olması bu nedenle gayet anlaşılır. Cumhuriyet’e son operasyon, 31 Ekim 2016’da yapıldı. Cumhuriyet’in vakıf üyeleri, genel yayın yönetmeni, yazarları, evlerine yapılan sabah baskınıyla gözaltına alındı.

5 günlük gözaltının ardından Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Turhan Günay, Musa Kart, Güray Öz, Hakan Kara, Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör ve Önder Çelik tutuklandılar. Akın Atalay operasyon sırasında yurtdışındaydı. Kendi ayağıyla Almanya’dan geldi. Ama “kaçma şüphesi” de Akın Atalay’ın tutuklanma gerekçelerinden biri oldu. Sonra onlara her dönemin mahpusu Ahmet Şık da eklendi. Ve ardından Emre İper. Türkiye’de ne kadar örgüt varsa hepsinden suçlandılar. akın dönem siyasal davaların sembolü haline gelen Silivri Cezaevi’ne konuldular. Ama onların girdikleri Silivri, artık eski Silivri değildi. Türkiye OHAL’le yönetiliyordu. Ve en çok cezaevleri OHAL altındaydı.

12 Eylül dönemi mahpusluk tanıklıklarından en çok aklımda kalan söz, cezaevlerinin “rejimin aynası” olduğuydu. Onlar Silivri’deyken karşımızda şöyle bir ayna vardı. Mektup yazmak ve almak yasak. Kitap yasak. Avukat görüşü haftada bir saat. Koğuşta birlikte kalınan 3 kişi dışında başka kimseyi görmek yasak. Koğuşta yürümek ve koşmak serbest ama spor salonuna gitmek yasak. Ben de Cumhuriyet’te manşet olan bir haberim nedeniyle aynı cezaevinde Can Dündar’la birlikte 92 gün tutuklu kaldım. Ama arada fark var. Biz 26 Kasım 2016’da tutuklanmıştık. Yani aradaki fark nedeyse bir yıldı. Ama bir yılda başka bir cezaevi olmuştu Silivri. Biz de tecrit başta olmak üzere tutukluluğa eklenen olumsuzluklardan şikayetçiydik. Ancak aynı cezaevinde arkadaşların yaşadıklarıyla karşılaştırınca, “Biz Lale Devri cezaevinde kalmışız” demekten kendimi alamadım. Arkadaşlarımız, tam 9 ay tutukluluğun ardından ilk kez 24 Temmuz’da mahkemeye çıkabildi.

Şaka gibi bir tarih. 24 Temmuz, basında sansürün kaldırılışı nedeniyle Basın Bayramı olarak kutlanan gün. Ama sonuç bayram olmadı. 5 günlük duruşma sonucu 7 arkadaşımız tahliye edildi. 5 arkadaşımız hala orada. 11 Eylül’deki duruşmalarını bekliyoruz. Biz orayı beklerken, çıkan 7 arkadaş, 9 aylık mahpusluklarını ve bundan sonrasına ait duygu düşüncelerini, gazetelerine anlattılar...

 

"Koğuşta Adalet Yürüyüşü yaptım"

Silivri’de sıkı tecrit var. Arkadaşlarınızı göremiyorsunuz. Koridorlarda karşılaşsanız dahi ‘Nasılsın’ diye soramıyorsunuz. Bir baş eğişiyle gönderilmiş bir selamı anlamlandırmaya çalışıyorsunuz.

Böyle saçma, böyle dayanaksız bir iddianameyle hiç karşılaşmadım. Delil olmayan delillerle, 9 ay içerde tutuluyorsunuz. Hem komik hem de iddianameyi hazırlayanlar için trajik bir durum.

İçeride geçen 9 ayın en önemli iç olayı CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ydü. Dosya kâğıdının üzerine yazıp, göğsüme taktığım “Adalet” yazısıyla katıldım yürüyüşe.

-Duruşmada daha önce hakkında 786 dava açıldığını, ama 787. olan bu dava kadar kötü niyetlisini görmediğini söyledin.

TURHAN GÜNAY:1968 yılında başladım gazeteciliğe. Önce serbest muhabir, Kadro’ya girdikten sonra da yazı işleri müdürü olduğum neredeyse yirmiye yakın dergi için açılmış davaların toplamıdır senin de belirttiğin dava sayısı. Bu davaların büyük çoğunluğu iki ünlü mizah dergisindeki görevim sırasında meydana geldi. 1971 ve 1980 darbelerinin olağan dışı dönemlerinde açılmıştı bu davalar. Neredeyse hepsinin gerekçeleri saçma sapandı ama olağandışı bir dönemden geçiyorduk ve gösterilen gerekçelerin bir mantığı da vardı. Ama kendinizi savunurken öne sürdüğünüz gerekçeleriniz kabul görüyor ve gözaltından sonra serbest bırakılıyordunuz. Yirminin üzerinde gözaltı kararından sonra bu nedenle serbest bırakıldım sanırım. Özetle hiç tutuklanmadım. Dokuz ay tutukluluğuma neden olan gözaltının ise iler tutar bir yanı yoktu. Üzerime atılı suçla bir ilgim olmadığını, gözaltı süresinde ifademi alan savcı’ya defalarca anlatmama karşın yine de tutuklandım. Anlattığım dönemlerde basının, yöneticiler katında etkin bir saygınlığı vardı. Tutuklanmamıza engel olan, bu saygınlıktı sanırım.

Karamsarlığa kapılmadık

-“Önce Turhan Abi bırakılır” herkesin ortak düşüncesiydi. Sen de öyle hissettin mi?

Gözaltında iken tüm arkadaşlarımın, avukatlarımızın temel düşüncesi ‘Abi seni bırakırlar’ yönünde idi. Bu sık aralıkla dile getirildi. Ben ise hep ‘bırakırlarsa ya hepimizi bırakırlar ya da hepimizi tutuklarlar’ diye düşünüyor ve bunu da dile getiriyordum. Bir yanlıştan dönüleceğini ve hep birilikte özgürlüğümüze kavuşacağımızı düşündüm hep. Ben de içlerinde olmak üzere tüm arkadaşlarım hiç karamsarlığı kapılmadık özetle. Dik bir duruş sergiledik. Çünkü haklı ve suçsuz olduğumuzu biliyorduk.

Hayal bile edemezsiniz

-Daha önce hiç tutuklanmadın ama hapishane ile ilgili bir fikrin vardı mutlaka. Eskiye kıyasla nasıl gördün hapishaneyi?

Kişisel deneyimlerim ve 71 ve 80’li yıllarda hapis yatmış arkadaşlarımı ziyaretlerimden edindiğim bilgiler bugünkü gibi bir dönem yaşanmadığını ortaya koyuyor. Silivri’de ise sıkı bir tecrit durumu söz konusu. Arkadaşlarınızı göremiyorsunuz, arada bir koridorlarda karşılaşsanız dahi ‘Nasılsın, iyi misin? sorusunu bile yöneltemiyorsunuz. Sadece bir baş eğişiyle gönderilmiş bir bir selamı anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. 12 Mart ve 12 Eylül’de tutuklanmış arkadaşlarımızı rahatlıkla ziyaret edip kitap götürebilirken, Silivri’de böyle bir şeyi hayal etmek bile olanaklı değildi. Kitap bile alamadık ilk aylarda. Çünkü kurum kütüphanesindeki kitaplar son derece yetersiz ve içerik olarak sınırlı bir alana hitap ediyordu. Yayıncılar Birliği ve yayınevlerimiz bu duruma hemen el koyup kısa zamanda çok geniş bir kütüphane oluşturdular. İçeri girdiğimiz ilk günlerde bir kütüphane listesi vermişlerdi elimize. 1742 kitap vardı bu liştede tahliye edildiğimiz gün ise on binin üzerinde kitap vardı kütüphanede. Ayrıca ‘Dış Kantin’ adı verilen bir birim aracılığı ile dışarıdan kendi paramızla kitap alabilme olanağı da sağlandı ilk iki ayın sonunda.

Sayenizde kitap gördük

Sık aralıkla hastane ve doktor kontrolüne götürüldüğüm için beraber yolculuk ettiğimiz tutuklulardan en çok duyduğum söz şu olmuştu: ‘Sizler sayesinde kitap yüzü gördük, çok teşekkür ederiz sizlere.’

-Ergenekon ve Balyoz dönemlerinde tutukluların fotoğrafları var. Ama bize izin vermemişlerdi. Siz fotoğraf çektirebildiniz mi?

Fotoğraf çektirmek mi? Aklınızda bile geçiremezsiniz. Tutuklu ve hükümlülerin her türlü cihazına el konulduğu gibi, ziyaretçilerin de telefon ve ya başka cihazlarla ziyarete gelmeleri mümkün değil. Sadece kurumun size vereceği kurum kimliği için çektiler fotoğraflarımızı.

Mahpusluk duygusu

-Deneyimli avukatlar mahpusluk duygusunun bir, bir buçuk ayda başladığını söylerler. Bizimki de böyleydi. Sizdeki durum nasıldı?

Kuramsal olarak böyle olabilir belki, ama doğrusunu istersen kendimi hiç mahpus gibi hissetmedim. İçeri girer girmez, çocuklarım Ahmet ve Elif’in, kardeşimin, yeğenlerimin, akrabalarımın, Türkiye’nin yazar ve yayıncılarının, Dünya yazar ve yayıncılarının sevgi hâlesi, içine almıştı beni. Ben ise kendimi çoktan edebiyatın sağaltıcı kucağına atmıştım. Bu nedenle bir mahpusluk duygusu yaşamadım diyebilirim.

-Kendini ‘biz artık çıkamayız. bırakmayacaklar bizi’ karamsarlığına düşmüş halde yakaladığın oldu mu?

Hayır, yakalamadım...

Yazan için trajik bir iddianame

-Gazetecilik yargılanıp suç sayılmak isteniyor. Sizin dava bu konuda en tipik olanı... Davada da bunu anlattınız.

Bizim iddianamede de senin sözünü ettiğin gibi iddiaya esas olması gereken deliller yerine sadece köşe yazıları, gazete haberleri ve saçma tanık iddiaları yer alıyordu. Gazetecilik yaşamım süresince çok saçmasapan iddialarla ve iddianamelerle karşılaştım, ama böylesine saçma böylesine dayanaksız bir iddianame ile karşılaşmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. İddianameye esas olan ve delil diye nitelenen ve otuz klasörden oluşan delillere de baktım. Bir adli metni yazarken ya da oluştururken öncelikle sağlam bir mantık temeline ve sağlam delillere oturtmanız gerekir söyleyeceklerinizi ve iddialarınızı. Oysa ne iddianamede ne de klasörlerde elle tutacağınız hiç bir şey yok. Ve böyle bir iddianame ve delil olmayan delillerle, dokuz ay içerde tutuluyorsunuz. Hem çok komik hem de iddianameyi hazırlayanlar açısından trajik bir durum.

-Tutuklu gazeteci için gazetenin ve tabi ki Cumhuriyet’in anlamı ve önemi için neler söylersin?

Bir gazetecinin temel kaygısı günün yaşanmış olaylarını kaçırma kaygısıdır. O nedenle de sabah eline geçirdiği tüm gazetecilere büyük bir dikkatle ve konsantrasyonla bakar. Bu genlerine kazınmıştır adeta. Bu nedenle biz de sabah gazeteler geldiğinde - ki hafta içi sabah saat 10’da hafta sonları ise 12-12.30 arasında geliyordu gazeteler - elimize aldığımız ilk gazete ile başlıyorduk okumaya. Sonrasında sırayla el değiştiriyordu gazeteler. Çalışanı olmanın ötesinde her gazeteci için Cumhuriyet’in ayrı bir yeri vardır. Elbette gözümüz öncelikle ondaydı. Nasıl bir gazete ile karşılaşacağınız elbette bir içi merak konusu. Doğrusu pek hayal kırıklığına uğramadım. Yer yer yazılışından kaynaklanan haberlere tepkilerimiz olmuştur ama Cumhuriyet her zaman Cumhuriyet’tir. Önemli yazar ve yöneticilerinin tutuklanması, elbette bir yayın organını zaafa uğratabilir. Bu nedenle de bu gibi durumları arkadaşlarımızın olağanüstü gayretlerinin yorgunluğuna verdik.

-9 aylık tutuklulukta sizin için dışarıdaki en önemli siyasal toplumsal olay neydi?

9 aylık sürecinin en önemli dış olayı, neredeyse tüm dünyanın Cumhuriyet’in yanında yer almasıydı kuşkusuz. İçerideki en önemli olay ise, yine kuşkusuz, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği Adalet yürüyüşüydü. Sonuçta yalnız olmadığımızı biliyorduk ama bu iki olayla bunu somut olarak gördük. Adalet Yürüyüşü’ne ben de katıldım. Böyle bir yürüyüşe katılmak için dışarıda olmak gerekir elbette ama ben de içeride yürüyüşün ilk günü bir dosya kağıdının üzerine yazıp, göğsüme taktığım “Adalet” yazısıyla katıldım yürüyüşe. Elbetteki havalandırmada yaptım bu yürüyüşü. Tabi ki hayallerinizi ve yüreğinizi tutuklayamıyorlar. Benim için de uzun bir yürüyüştü “Adalet Yürüyüşü.

En çok Güray Öz’le beraberken küfrettim

Elbette ettim. Belki bir tepki yöntemi olarak gördüm küfür etmeyi. Ama en çok da Güray Öz’le beraberken küfür ettim galiba. Güray gibi dünya çelebisi biri elbette küfür etmez ve küfüre şiddetle karşıdır. Sadece onu kızdırmak ve ondan her seferinde “Bunları senin sözlüğünden sileceğim” sözlerini duymak için ettim. Güray’dan koskoca bir özür diliyorum. Ama küfürleri sözlüğümden silmeyeceğim. Çünkü onların da dilin bir zenginliği olduğunu bilirim. Burada Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu da saygıyla anmak isterim. “En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde ana avrat dümdüz gideceksin” demişti bir şiirinde. Hapiste küfürün bir önemi var mıdır bilemem, ama insanlar bunu ettiklerine göre de bir önemi vardır sanırım edenler açısından.

Arkadaşlarım istedi sakallarımı kestim

-Sakal bıraktığınızı duymuştum.

Sakal bırakmayı bir protesto eylemi olarak düşünmüştüm. Çünkü hiç sakal bırakmamıştım. Çıkana kadar da bu eylemimi sürdürmeyi planlamıştım. Sakallarım epey uzadıktan sonra koğuş arkadaşlarım Kadri Gürsel ve Musa Kart, sakallı halime itiraz etmeye başladılar. ‘Yüzümü unuttuklarını, yanlarındaki yatakta yatan kişinin Turhan Abi’leri olmadığını’ dile getirmeye başladılar. Hak verdim arkadaşlarıma ve kurum berberinde kestirdim sakallarımı. Klasik edebiyattaki ve sinemadaki mahkûmların neredeyse tamamı sakallıdır. Dönemlerinin olanakları belki onların traş olmasını engellediği için sakallıdır onlar. Edebiyat tarihinin en önemli mahkumu Dostoyevski’nin mahpusluk yıllarında sakallarını kesmediğini de unutmamak gerekiyor.

İçeride kalıp direnmek bir eylem biçimidir

-En çok öfkelendiğin olayı hatırlıyor musun?

Kolay öfkelenen biri değilimdir. Birşeylere mutlaka kızıyorsunuzdur, öfkeleniyorsunuzdur. Ama sonra bunları çabuk unuturum. O nedenle de çok öfkelendiğim bir olayı hatırlamıyorum.

-Hapisteki en iyi zaman dilimi hangisiydi?

Hapisteki en iyi saatler mutlaka Musa Kart ve Kadri Gürsel’le gerçekleştirdiğimiz sohbetlerden oluşuyordu. Bir de bunlara ek olarak kendimi edebiyatın sağaltıcı kollarına attığım saatler benim için en mutlu saatlerdi.

-Cezaevlerinde eylemlilikler hep olmuştur. Siz hiç düşündünüz mü, konuştunuz mu?

Demokratik hakların gaspı karşısında eylem yapmak insanın doğal haklarından biri olmak zorunda. Ama hapisteki insanın eylemlerinin devamını getirebilmek açısından da sağlığını koruması son derece önemli. İçerde kalıp direnmek de bir eylem biçimidir. Bu nedenle bir eylem yapmayı düşünmedim. Arkadaşlarımla da bu konuda hiç konuşmadık.

İçeridekilere mesaj: Dayanın, sonuna geldik

-İçeride yatan ve yatacak olanlara tavsiyelerin neler?

Bir ustadan, Nazım Hikmet’ten bir alıntıyla yanıtlayayım bu sorunu. “Yani içerde on yıl, on beş yıl / Daha da fazla hatta / Geçirilmez değil, geçirilir / Kararmasın yeter ki / Sol memenin altındaki cevahir.” Yine Nazım Hikmet’in bir parçasını aldığım şiirini anarak, okunmasını önererek yanıtlamış olayım bu sorunu. “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” şiiri. Çünkü çok uzun yıllar hapis yatmış bir ustanın öğütleri, geçerliliğini elan koruyor.

-Arkadaşlarımız Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Ahmet Şık, Emre İper hala hapisteler. Onlara seslenmek istersen..

Sevgili Akın Atalay, Sevgili Murat Sabuncu, Sevgili Kadri Gürsel, Sevgili, Ahmet Şık ve Sevgili Emre İper, "Dayanın, sonuna geldik"

 

Comment disclaimer

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Can Dündar, Güray Öz, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Şık, Nazım Hikmet