Köşe Yazısı

A+ A-
Adnan Binyazar

Öğretmen

19 Nisan 2019 Cuma

Almanya’da çocuk yazınının önemli bir adı olan Erich Kästner, Türkiye’de Can Yayınları’nca 42. baskısı yapılan Uçan Sınıf adlı romanında, işlevini müdür-öğretmen-öğrenci dayanışmasıyla yerine getiren bir liseyi anlatıyor.
Aralarında sorun yok mu? İnsanın olduğu her yerde sorunsuzluk eylemsizliğe yol açar. Onların ortamında, sorun, aynı dayanışma duygusuyla çözülüyor. Sorun denince, bizde, temel amacı eğitmek olan kurumun bakanlarından birinin, “Şu okullar olmasa eğitimde sorun kalmayacaktır” dediğini anımsıyorum.

Çağdaş öğretmen
Gelişimini tamamlayamamış birçok ülkede bile övgüyle göklere çıkarılan “otorite öğretmen” algısı ortadan kalkmıştır. Adaletli olmayı anayasalarının temeli sayan ülkelerde ise “sıfırcı” öğretmen kavramı ancak karikatürlere konu olabiliyor. Bu bağlamda baskıcı eğitim uygulamasına son verildiği, özgürlükçü bir eğitim ortamı yaratıldığı bile söylenebilir.
Büyük-küçük, annebaba-çocuk, öğretmen-öğrenci ilişkilerinde dayatıcı öğretimin ne tür yıkımlara yol açtığı yaşanan nice olaylardan anlaşıldı. Davranışta, yetenekleri yönlendirmede, bir konunun benimsenip kavranmasında, ahlak kurallarının yerleştirilmesinde, bitkinin uygun toprakta yetişeceği gibi, eğitimin de yaratılan ortamda gerçekleşeceği anlaşıldı.
Atatürk daha el kadar çocukken sopalı eğitimden kaçıp soluğu çağdaş eğitim ilkelerinin uygulandığı okulda almıştır. Eski eğitim uygulamalarını gerçekleştirmeye çalışanlar ondan ders çıkarsalardı, karanlık bir yolda olduklarını anlarlardı...

Öğrenci algısı
Romanında öğrencinin öğretmen algısına yer vererek bu yöntemi Kästner’in de benimsediği görülüyor:
Öğretmen kesinlikle değişime açık olmalıdır. Yoksa öğrenciler erkenden yataklarına yatar, derslerini de kasetten dinlerlerdi. Yo, hayır, insan olan öğretmenlere ihtiyacımız var, iki bacaklı konserve kutularına değil! Bizi geliştirmek istiyorlarsa, önce kendileri gelişmek zorunda olan öğretmenlere ihtiyacımız var.”
Her kuşak, yaşadığı çağın eğitimini de biçimlendirir. Bu anlayışla çağımızın eğitimi, öğretenle öğrenen arasında incelemeyi, araştırmayı öngören üretici etkileşimlere dönüşmüştür.

Bilim gayyası
Çağdaş romanın öncülerinden Michel Butor’un Dereceler (Yapı Kredi Yayınları) adlı romanında öğretmen-öğrenci arasında gelişen kavram açıklamasında bunun örneğiyle karşılaşıyoruz:
Öğretmen sorar, ‘Çok şey bilen biri için çoğu zaman bilim kuyusu gibi bir adam denir.’ Bir öğrenciye yönelerek ‘Bu deyimi kim açıklayabilir bana, siz, ne diyorsunuz’ diye sorar, kendisi açıklamayı sürdürür: ‘Kuyu ne demek? Su almaya gittiğimiz yer demek. Maden kuyusu ne demek? İçinde kömürü, madenleri, yer yuvarlağının derinliklerinde saklı tüm metalleri aradığımız yer. O halde bilim kuyusu, bize bilimi sağlayan, gereksindiğimiz bilgileri sağlayan kimse demek. Ama dikkat edin Rabelais bilim kuyusu demiyor, bilim gayyası diyor. O zaman bu gayya sözcüğü ne demek?’
Öğrenci: ‘Çok derin bir şey, dağda bir delik ya da denizin dibinde bir çukur.
Öğretmen, ‘Evet doğru, dibine dokunamadığımız bir çukur, bir mağara, bir kuyu, yani kapasitesini ölçemediğimiz bir derinlik, tükenmez bir kaynak, yani Rabelais için bu küçük mağaraların, değerli madenlerin uyuduğu yeraltının iç derinliklerinin tükenmez oluşu gibi...’ der.
Bu metin, düşüncenin, kavramlar açıklanarak belirgin kılındığına iyi bir örnektir. Kuyu, somut verilerle betimleniyor. Gayya ise “yeraltının iç derinlikleri” söz kalıbıyla soyut algılara yol açıyor.

Tümü Adnan Binyazar - Son yazıları

Hayatı kararanlar! 14 Haziran 2019 Cum
Güldürmek, gülmek! 7 Haziran 2019 Cum
Sihirli Mozart 31 Mayıs 2019 Cum