Köşe Yazısı

A+ A-

Diyanet, laikliğe meydan okuyor

24 Eylül 2017 Pazar

Diyanet İşleri yeni Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın sekülarizm deyimi ardında, laikliği hedef alan açıklamalarını bir yere oturtabilmek, 1 Mart 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurdurulan Diyanet İşleri’nin nasıl bu hale geldiğini anlayabilmek için her şeyden önce, Tayfun Atay’ın çarşamba ve cuma günkü yazılarını eğer okumadıysanız, hemen dönüp okuyun.
Sonra Atay’ın üstü kapalı olarak, dokunduğu ama fazla açmadığı, Erbaş’ın FETÖ ile ilişkileri konusunda, kimi AKP çevrelerinde ısrarla tekrarlanan söylentileri düşünürseniz, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın Atay’ın deyimiyle “Sekülarizm sana söylüyorum, laiklik sen anla!” yollu çıkışını daha kolaylıkla anlarsınız.
Laik çevrelerden gelecek enerjik tepkilerin FETÖ’cülük suçlamaları karşısında kendisine bir kalkan olacağını düşünmüş olan Erbaş’ın kendince ince bir taktik uyguladığı söylenebilir.
Hatta Tayfun Atay’ın belirttiği gibi, Ali Erbaş sekülarizm derken, laikliği kastetmediğini de ileri sürebilir. Ama sanmam ki bu konuda kimseyi ikna edebilsin.

***

Son zamanlarda yaşadıklarımız göz önünde bulundurulunca, T.C. okullarının çoğunun sınıflarında hedef tahtasına oturtulmuş olan laikliğe bir saldırının da Diyanet’ten gelmesinin pek de garipsenecek bir yanı olmadığını söyleyenler de haklı olabilirler.
Olay vahimdir. Devletin bir memuru olan Diyanet İşleri Başkanı, bu sıfatına aldırmadan devletin temel ilkelerinden biri olarak anayasasında yer alan ve üstelik de değiştirilmesinin önerilmesi bile mümkün olmayan bir ilkesine karşı savaş açmış bulunmaktadır.
Laikliğe karşı bu meydan okumanın Cumhuriyetin başlangıcında, devletin irticaya karşı kalkan olarak, dini denetimi altında tutmak için oluşturduğu kuruluştan kaynaklanması da son derece de ilginç, ama aynı zamanda öğreticidir. Devletler güçlü oldukları anda, kamusal alanda dizginleri ele geçirmesine göz yummadıkları tarikat ve cemaatleri denetim altında tutabilseler bile, onlar karşısındaki “teyakkuz”larının tavsamasıyla güçlerini kaybettiklerinde, bizzat bu denetim organlarının aracılığıyla, onların kontrolü altına girmektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıla yaklaşan öyküsünün başlangıcından bugüne ulaşan seyri bu evrensel kuralın kanıtıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin zaman içinde yaşadıkları, aynı zamanda demokrasi ve laiklik kavramlarının birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceklerinin de göstergesidir.
Bir zamanlar kimi çevrelerin sıkça ortaya attıkları “Önce demokrasi mi, yoksa laiklik mi” sorusunun ne kadar anlamsız olduğu yaşadıklarımızla ortaya çıkmış bulunmaktadır.

***

Evet, laiklik olmadan demokrasi olmuyor. Başka bir deyişle, bütün laik toplumlar illa demokrasi olmuyorlar, ama bütün demokrasiler kaçınılmaz olarak laik olmak durumundadırlar.
Sorgulamanın yasak olduğu, dinin sivil yaşamın kurallarını saptadığı ve kendi görüşüne göre uygulattığı, aynı zamanda bütün inançların eşitliği anlamını da taşıyan inanç özgürlüğünün bulunmadığı toplumlar demokrasi olamazlar.
Demokrasiler, ancak ve ancak laiklik meydan savaşlarının kazanılması sonucunda elde edilen toplumsal zaferlerdir.
Türkiye’de laiklik bu alandaki muharebeleri birbiri ardından kaybederek, sonunda büyük demokrasi savaşının da yitirildiği noktaya gelmiştir.
Yalnız bu her biri yaşamsal meydan savaşlarının alanının kutsal ibadethaneler veya Diyanet İşleri gibi örgütler olmayıp okulların sıraları olduğu gerçeğini de iyi değerlendirmek gerek.
Devrim sonrası Fransası, Cumhuriyeti “kilisenin yerine okulu, papazın yerine öğretmeni geçirerek” yerleştirmiştir.
Olaya bu açıdan bakarsak, laiklik meydan savaşının coğrafi alanının Milli Eğitim’in sınıfları olduğunu ve Ali Erbaş’ın önünü açan ilk laiklik bozgununun da yıllar yıllar önce Köy Enstitülerinin ona can veren irade tarafından budanması sırasında yaşandığını görürüz.

Tümü Ali Sirmen - Son yazıları

Sıyırınca zulmün üniformasını... 14 Aralık 2017 Per
Lozan’daki azınlık dengesi 12 Aralık 2017 Sal
Lozan’ı ne yapmalı? 10 Aralık 2017 Paz

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Tayfun Atay