Köşe Yazısı

A+ A-

Kuyunun dibindeki kapı

14 Ocak 2018 Pazar

                         Sergide Öcal’ın çok karamsar olmadığını, “kuyunun dibindeki kapıyı” hatırlatan bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz.

Genç kuşak sanatçılardan Ali İbrahim Öcal’ın Ölü Doğa isimli kişisel sergisi Sanatorium’da birbirinden farklı görsel deneyleri bir araya getiren beklenilmeyen bir dinamizme sahip olduğu için üzerinde düşünülmeyi, tartışılmayı hak ediyor. 1982 doğumlu olan Ali’yi kendi kuşağının diğer temsilcilerinden ayıran en önemli özellik, eşzamanlı olarak farklı deneylere girmesi. Bu deneylerin farklı sonuçlarını bir araya getiren sergide, hem tuval resmi, hem heykel, hem de video tekniğiyle üretilmiş çalışmalar yer alıyor.

Garip derge...

Resim gibi gözükmesine rağmen tuvalin yeknesaklığını aşan, heykel izlenimi vermesine rağmen obje estetiğine kayan, video tekniğinin anlatımcılığına düşmeksizin “akıcı imgeleri” bir araya getiren serginin ince ayarlar üzerine kurulu garip dengesi var. Garipliği izleyicileri doğa üzerine düşünmeye davet etmesiyle başlıyor. Her geçen gün sorumsuzca, insafsızca tüketilen doğa, doğal kaynaklar hem ülkemizde hem de dünyada büyük bir tehdit altında. Sonu yıkımla, felaketle, afetle bitmesine rağmen doğayı hepimiz aynı hoyratlıkla tüketiyoruz. Ağızlara sakız olmuş içeriği boşaltılmış “doğa sevgisi” bir sanatçıya nasıl ilham verebilir ki? Ali’nin sergisini farklılaştıran özelliklerden biri de, doğanın yok edilişine tanıklık etmemize rağmen bize gözdağı vermeden, öğretici olmadan, düşüncelerini güçlü bir görsel perde oluşturup bunun üzerine yansıtması. Sergide manolya yapraklarıyla, gül dikenleriyle, ağaç kabuklarıyla yapılmış olan çalışmalarla karşılaşan izleyiciler, biraz dikkatli baktıklarında bu doğal malzemelerin kendi arasındaki iletişimi kavrayıp, sanatçının ne söylemek istediğini az çok duyumsayabiliyorlar. Bu noktada Ali farklı teknikleri başarıyla kullanarak bir tür “göndermeler sistemi” kuruyor. Dolayısıyla sergideki teknik farklılık, kuru deneyselliği aşıp kavramlara doğru bir yolculuğun kapılarını aralıyor. Artık çok iyi biliyoruz ki, tüketime odaklı hazcı-hedonist toplumlarında eleştiri geri tepiyor. Benden sonra tufan anlayışıyla yaşamayı bir tür kalite olarak gören toplumda yaşıyoruz. E harfine bile katlanılamayan eleştiri günlük hayatımızdan tamamen geri çekildi. Metroda, lokantada, sokakta yürürken gördüğüne bir şey söyleyecek olanın vay haline! Ölü Doğa sergisi bu noktada sahteci aktivizm numaralarına girmeden duyarlı gözlerin kavrayabileceği mesajları güzel bir çerçeve içinde izleyicilere sunuyor.

Resim gibi gözükmesine rağmen tuvalin yeknesaklığını aşan, heykel izlenimi vermesine rağmen obje estetiğine kayan, video tekniğinin anlatımcılığına düşmeksizin “akıcı imgeleri” bir araya getiren serginin ince ayarlar üzerine kurulu garip dengesi var. Garipliği izleyicileri doğa üzerine düşünmeye davet etmesiyle başlıyor. Her geçen gün sorumsuzca, insafsızca tüketilen doğa, doğal kaynaklar hem ülkemizde hem de dünyada büyük bir tehdit altında. Sonu yıkımla, felaketle, afetle bitmesine rağmen doğayı hepimiz aynı hoyratlıkla tüketiyoruz. Ağızlara sakız olmuş içeriği boşaltılmış “doğa sevgisi” bir sanatçıya nasıl ilham verebilir ki? Ali’nin sergisini farklılaştıran özelliklerden biri de, doğanın yok edilişine tanıklık etmemize rağmen bize gözdağı vermeden, öğretici olmadan, düşüncelerini güçlü bir görsel perde oluşturup bunun üzerine yansıtması. Sergide manolya yapraklarıyla, gül dikenleriyle, ağaç kabuklarıyla yapılmış olan çalışmalarla karşılaşan izleyiciler, biraz dikkatli baktıklarında bu doğal malzemelerin kendi arasındaki iletişimi kavrayıp, sanatçının ne söylemek istediğini az çok duyumsayabiliyorlar. Bu noktada Ali farklı teknikleri başarıyla kullanarak bir tür “göndermeler sistemi” kuruyor. Dolayısıyla sergideki teknik farklılık, kuru deneyselliği aşıp kavramlara doğru bir yolculuğun kapılarını aralıyor. Artık çok iyi biliyoruz ki, tüketime odaklı hazcı-hedonist toplumlarında eleştiri geri tepiyor. Benden sonra tufan anlayışıyla yaşamayı bir tür kalite olarak gören toplumda yaşıyoruz. E harfine bile katlanılamayan eleştiri günlük hayatımızdan tamamen geri çekildi. Metroda, lokantada, sokakta yürürken gördüğüne bir şey söyleyecek olanın vay haline! Ölü Doğa sergisi bu noktada sahteci aktivizm numaralarına girmeden duyarlı gözlerin kavrayabileceği mesajları güzel bir çerçeve içinde izleyicilere sunuyor.

Dikenli yollar...

Serginin en ilginç çalışması özel olarak tasarlanılmış küçücük bir koridorda sergilenen heykel. Yakından baktığımızda dikenleriyle beraber genç bir gül dalını görüyoruz. Bronz heykel tavandan aşağıya misinalarla asılmış. Sanki boşlukta asılı bir ünlem işareti gibi duran bu çalışma adeta yalnızlığa, yalnız yürünen dikenli yollara gönderme yapıyor. Titizlikle hazırlanmış her serginin bir mesajı olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Ali’nin çok karamsar olmadığını, “kuyunun dibindeki kapıyı” hatırlatan bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz. Sergi 27 Ocak 2018’e kadar Sanatorium’da izlenebilir.

Tümü Necmi Sönmez - Son yazıları

Cesur ve kararlı bir sanat neferi 11 Nisan 2018 Çar
Yazılı ve çizili imgelerin yaratıcısı 11 Mart 2018 Paz
Düşüncenin formları... 12 Şubat 2018 Pzt